ERATNALILAR DEVRİNDE (1327-1381) SELÇUKLU ÂİLESİNDEN ŞEBİN/ŞARKÎKARAHİSAR HÂKİMİ KILIÇARSLAN’IN FAAL

Anasayfa » Bilimsel Bildiriler » ERATNALILAR DEVRİNDE (1327-1381) SELÇUKLU ÂİLESİNDEN ŞEBİN/ŞARKÎKARAHİSAR HÂKİMİ KILIÇARSLAN’IN FAAL
share on facebook  tweet  share on google  print  

ERATNALILAR DEVRİNDE (1327-1381) SELÇUKLU ÂİLESİNDEN ŞEBİN/ŞARKÎKARAHİSAR HÂKİMİ KILIÇARSLAN’IN FAAL

"Bilimsel Bildiriler" için, toplam 1 sonuç arasından 1 - 1 arası sonuçlar

Doç. Dr. Kemal GÖDE*

 

Türkiye’nin pek çok yerinde olduğu gibi, Sultan Alâeddin Eratna (1327-1352)’nın adına kurulan Eratnalılar’ın hâkimiyetinde de önemli “karahisar” lar bulunmaktadır. Bugün hâlâ ayakta bulunan kaleleriyle ün yapmış bu  karahisarlardan biri, Kayseri’ye bağlı Yeşilhisar olarak bilinen “Develikarahisar”, diğeri  ise, bugün burada bütün yönleriyle ele almaya çalıştığımız tarihî ismiyle “Kögonya” veya  Şarkikarahisar”, yani günü­müzdeki adıyla Şebinkarahisar’dır. Bir de “Karahisar-ı Behramşah” bulun­maktadır, ki bugün Yozgat’a bağlı Karamağara beldesidir. Ben burada, Eratnalı sultanların idâresinde, önce Şebin/Şarkikarahisar Hâkimi/Emîri ve sonra Eratnalı Nâibi olan ve Selçuklu hanedanından Sultan II. Gıyâseddin Mes’ud’un neslinden geldiği söylenen Rükneddin Kılıçarslan’ın faaliyetle­rinden bahsedeceğim. Kılıçarslan’ın faaliyetlerine geçmeden önce, Eratnalılar hakkında kısa bir bilgi vermek istiyorum.

            Türkiye Selçuklu Devleti (1075-1318), 1243 tarihli Kösedağ yenilgi­sinden sonra, önce Cengizliler ve sonra İlhanlılar’ın hâkimiyetini tanımak mecburiyetinde kalmıştır. Cengizliler ve İlhanlılar, bundan böyle Ana­dolu’yu kendi adlarına merkezden gönderdikleri kumandan ve umûmi vâliler aracılığıyla idâre etmişlerdir. İlhanlılar tarafından Anadolu’ya gönderilen son Anadolu umûmî vâlileri  baba-oğul Emir Çoban ve Emir Temürtaş’ın Türkiye Tarihi’ndeki rolleri büyüktür. İlhanlılar’ın son Anadolu umûmî vâ­lisi olarak görev yapan Emir Çoban oğlu Emir Temürtaş, 1327 tarihinde Mısır Memlûklü Sultanı’na iltica etmek üzere, Anadolu’dan Mısır’a gider­ken, yürüttüğü Anadolu Umûmî Vâliliği görevini, kayınbiraderi olan Uygur Türkleri’nden Emir Eratna’ya vekâleten bırakmıştır[1]. Anadolu’da önce İl­hanlı Sultanı Ebû Said’e bağlı olarak vekâleten (1327-1335), sonra Ebû Said’in ölümü üzerine müstâkilen (1335-1352) hüküm süren Sultan Alâeddin Eratna “Eratnalılar/Eratnaoğulları (1327-1381)” adıyla bir devlet kurmuştur[2].

            Cengizliler ve İlhanlılar’ın gönderdikleri kumandan ve vâlilerin kötü idâreleri yüzünden Anadolu’da uzun zamandan beri devam ede gelen karga­şalığı önleyerek, düzeni sağlayan ve devlet otoritesini hâkim kılan Sultan Alâeddin Eratna’yı  Anadolu Türk insanı bir kurtarıcı olarak görmüş; hak, âdalet ve doğruluğundan ve aynı zamanda sakalının seyrek oluşundan dolayı ona “Köse Peygamber” lâkabını takarak, adını unutulmayanlar arasına sok­muştur. Sultan Alâeddin Eratna’nın Çobanlı Şeyh Hasan’a karşı kazandığı 1343 tarihli Karanbük zaferi, hem Eratnalılar’ı müstâkil bir devlet yapmış ve hem de Anadolu Türklüğü’nü yeni bir dış tehlike ve istilâdan kurtarmıştır.

            Sultan Alâeddin Eratna’nın 1352 tarihinde ölümünden sonra, Eratnalı Devleti’nin başına geçen oğulları Gıyâseddin Mehmed (1352-1365) ve İzzeddin Cafer (1354-1355)  ile torunu Alâeddin Ali (1365-1380) Beyler zamanında, devlet birden bire çökmeye yüz tutmuş ve son Sultan Mehmed Bey / II. Mehmed (1380-1381) zamanında ise, tebliğimize konu olarak aldı­ğımız Şarki/Şebinkarahisar Hâkimi Kılıçarslan ile Kadı Burhaneddin Ahmed ve diğer emîrler arasında kıyasıya mücadeleler olmuş ve sonunda Burhaneddin Ahmed, 1381 sonbaharında Eratnalı Devleti’ne el koyarak, Sivas merkez olmak üzere, adına bir devlet kurmuştur. Şarki / Şebinkarahisar’ın, Eratnalılar hâkimiyetine, Sultan Alâeddin Eratna zamanında girdiği bilinmektedir. Şebinkarahisar ile ilgili ilk bilgiler, hapis­hane olarak da kullanılan  muhkem kalesinin öneminden ileri gelmektedir. Yine kale eteğinde inşa edilen 1352 tarihli “Taş mescid” Eratnalılar’ın bu beldedeki en önemli hâtırası olarak bilinmektedir. Şarkikarahisar Hâkimi Kılıçarslan’ın ismi ilk defa olarak, Eratnalı Sultanı Gıyâseddin Mehmed’in şehit edilmesi hareketinde, Amasya Emîri Şadgeldi ve Sivas Hâkimi Hacı İbrahim ile yapılan ittifak dolayısıyla geçmiştir.  Pek tabiidir ki, Sultan Alâeddin Ali devrinde Koyulhisar ve Şarkikarahisar Emîri olarak rol oyna­yan Kılıçarslan diğer emîrler gibi, başına buyruk hareket etmiştir. Sultan Alâeddîn Ali, Eratnalı ülkesinde büyük sıkıntı ve güçlükler içinde, on beş yıl hüküm sürmüştür. Sultan Alâeddin Ali’ye âit gümüş bir sikke, 1366 tari­hinde Kögonya / Şarkikarahisar yani Şebinkarahisar’da kesilmiştir. Bu sikke, Şebinkarahisar’ın bu tarihlerde kesin olarak Eratnalı hâkimiyetinde bulundu­ğunu göstermektedir. Sultan Alâeddin Ali, Amasya Emîri Hacı Şadgeldi’yi itâat altına almak için Amasya seferine çıktığında, Şarkikarahisar Hâkimi Kılıçarslan da kuvvetleriyle, bu seferde Sultan Ali’nin yanında yer almıştır. Şehrin alınması halinde, idâresinin kendisine verileceği vaadiyle, Sultan Alâeddin Ali’nin Erzincan seferine katılan Kılıçarslan, Erzincan Emîri Mutahharten’e karşı Sultan Ali, Vezir Burhaneddin, Nâib Seyyidi Hüsam ile işbirliği yapmışsa da, başarı elde edilememiştir. Sultan Alâeddin Ali, çıktığı Amasya seferinde Kazâbâd’da 1380 yılında, yirmi sekiz yaşında olduğu halde, genç yaşta vefat etmiştir[3].

Bu cümleden olmak üzere, Eratnalı Vezîri Burhaneddin Ahmed, To­kat’ta Sultan Alâeddin Ali için lâzım gelen merasimi yerine getirmiş ve üze­rinde matem elbisesi olduğu halde, merkez Sivas’a dönmüş ve hemen Alâeddin Ali’nin sarayına gitmiştir. O, yanında ölen sultanın yedi yaşındaki oğlu Mehmed Bey de hazır olduğu halde, sarayda topladığı mecliste, sulta­nın ruhu için hâtim indirmiş ve dualar yaptırmıştır. Mehmed Bey, Eratnalı tahtının yegâne varisi olarak çok küçük yaşta, işlerin karışık ve meselelerin bol olduğu bir dönemde babasının yerine, Eratnalı tahtına 782/1380 yılında oturtulmuştur. Vezîr Burhaneddin Ahmed, hiç vakit geçirmeden, hem ülke meselelerini ve hem de Eratnalı tahtına oturmuş olan Mehmed Bey’in nâi­bini tespit konusunu görüşüp, halletmek için ümerâyı saraya dâvet etmiştir. Seyyidi Hüsam ve diğer ümerâ ile şehrin ileri gelenleri bu dâvete icâbet ede­rek, bir araya gelmişlerdir. Devlet sarayında istişâri mahiyette toplanan bu mecliste, Vezîr Burhaneddin, ülkenin iç ve dış meselelerle karşı karşıya bu­lunduğunu, ülkeyi ve devleti iç ve dış düşmanlara karşı en iyi bir şekilde korumak ve kollamak gerektiğini, bunun için de lâzım gelen tedbirlerin alınmasını ifâde etmiş ve tavsiyelerde bulunmuştur. Burhaneddin Ahmed, bu meclis toplantısında, iki güçlü emîrin ülkeyi ve tahtı tehdit ettiklerine işaret etmiştir. Bu emîrlerden birinin, kuvvetli bir orduya sâhip olan Amasya Emîri Hacı Şadgeldi, diğerinin ise, Selçuklu hanedanından olup, sultan olmayı kafasına koymuş bulunan Şarkikarahisar Hâkimi Kılıçarslan olduğunu ve her ikisinin de iktidarı ele geçirmek için hazırlandıkları haberinin kulağına gel­diğini açıklamıştır. İç ve dış meseleleri çözmek ve ülkede huzur ve güveni yeniden sağlamak için öncelikle merkezî kudretin ve futûhatın başlıca daya­nağı olan orduyu toplayıp, disiplinize ederek, maaşlarını vermek ve silâhla­rını yenilemek gerektiğini söyleyen Vezîr Burhaneddin, bunun için de şu tedbirlerin derhal alınmasını şart koşmuştur: “İçlerinde komutanlık için ehli­yetli olanlara emîrlik vererek, kale ve vilâyetler tevcih etmek. Merkezdeki daimî kuvvet olan Kapı-kulu askerine rütbe ve mansıb vermek. Şehir ve vilâ­yetler halkının hoşnutsuzluğunu bertaraf etmek için yeni vergiler koymamak ve mevcut vergileri hafifletmek sûretiyle onları bir müddet için rahat ettir­mek.[4]

Vezir Burhaneddin’in görüş ve tekliflerini Seyyidi Hüsam dışındaki bütün emîrler olumlu karşılamışlardır. Sâdece, Seyyidi Hüsam’ın muhalefeti yüzünden alınması düşünülen tedbirler kesin şeklini alamamıştır. Çünkü, Seyyidi Hüsam, orduya maaş verme hususunda hazinede para bulunmadığını ifâde ederek, vezîri atlatmak istemiştir. Neticede, vezîrin ustalığıyla askerin maaşları dağıtılmıştır. Emîrlere bir şey verilmemesi için, Seyyidi Hüsam hileye baş vurmuştur. Vezîr Burhaneddin, Seyyidi Hüsam’ın bu kötü niyetini anlamış ve onu, vücudu ortadan kalkacak birisi olarak görmüşse de, onun yaptıklarına göz yummuş ve işi seyrine bırakmıştır[5].

            Şarkî/Şebinkarahisar Emîri/Hâkimi Kılıçarslan’ın Sivas’a gelmesi ve Eratnalı Sultanı II. Mehmed’e Nâib olması: Sivas’ta merkezî otorite ku­rulamamış ve vezîrin aklına gelenler, devletin ve ülkenin başına gelmeye başlamıştır. Burhaneddin tarafından  en tehlikeli emîrlerden biri olarak gö­rülen Amasya Emîri Hacı Şadgeldi, niyâbeti elde etmek gâyesiyle kuvvetli bir orduyla Sivas’a yaklaşmış ve elçisi vasıtasıyla da ahâliyi itâate dâvet etmiştir. Bu istilâ haberi üzerine şehir halkı tarafından Kılıçarslan ile Hacı Şadgeldi arasında bir tercih yapılarak, Hacı Şadgeldi gâilesini defetmek için, Şarkîkarahisar Emiri Kılıçarslan’dan yardım istenmiştir. Beklediğini bulan Kılıçarslan, bu dâveti alır almaz, Şarkîkarahisar’dan  hemen Sivas’a gelmiş ve şehrin dışında karargâhını kurmuştur. Seyyidi Hüsam’ın tereddüdüne rağmen, Burhaneddin Ahmed, büyük bir izzet ve ikramda bulunarak, Kılıçarslan’ı şehre getirmiş ve hemen kaleye götürerek, meclisi toplamıştır. Seyyidi Hüsam, Kılıçarslan’ı şehirde görmenin huzursuzluğunu yaşadığı halde, “Senin benim üzerimde babalık hakkın var. Ben senin hizmetçinim, sen de benim efendimsin” diyerek, riyakârca davranmış ve ona kendisini kabul ettirmeye çalışmıştır. Hatta o kadar ileri gitmiştir ki, kendisine ordu komutanlığı verildiği takdirde, 1380’li yıllarda Anadolu’da Türk Birliği’ni kurma yolunda olan Osmanoğlu Murad Gâzi’yi bile alt edebileceğini söyle­mekten kendini alamamıştır. Seyyidi Hüsam’ın ağzından dökülen bu sözleri, Kılıçarslan samimi bulmamış ve göz ucuyla Burhaneddin Ahmed’e bakarak, gülmemek için kendini zor tutmuştur. Kılıçarslan’ın Sivas’a gelerek hazırlık içinde olduğunu öğrenen Hacı Şadgeldi “halkın Selçuklu hanedanına karşı olan meyli sebebiyle” payitahtta bir netice elde edemeyeceğini anlamış ve hemen Amasya’ya geri çekilmiştir. Sivas’ta kalan Kılıçarslan ise, her halde Selçuklu hanedanından olmanın verdiği gururla, kendisini bir kurtarıcı ola­rak görmüş, ortaya çıkan fırsatı en iyi bir şekilde değerlendirerek, iktidara sâhip olma yollarını aramıştır. Kılıçarslan bu gâyesine ulaşmak için de, dev­let emîrlerinden, ülke büyüklerinden, kadılardan, şeyhlerden ve sıradan in­sanlardan oluşan    umûmî bir mecliste Alâeddin Ali’nin yerine geçen çocuk yaştaki Eratnalı Sultanı II. Mehmed’e bir “nâib” seçilmesi gerektiğini hatır­latarak: “Biz üç kişiyiz, emârete beni mi, Seyyidi Hüsam’ı mı, Burhaneddin Ahmed’i mi istersiniz” diyerek, idârecilerin bizzat idâre edilenler tarafından seçilmesini kararlaştırmıştır. O sırada Burhaneddin, Seyyidi Hüsam’a döne­rek, “Biz fırsatı kaçırdık, Kılıçarslan’ı emîrlik makamına oturtarak, ülkeyi karışıklıktan kurtarmaktan başka çare yok” diye uyarmıştır[6].

            Toplanan  mecliste, tanınmış bir kimse, Şarkikarahisar Emiri Kılıçarslan’ın sözleriyle münasebet kurarak: “Ey cemaat, üç kişiden yâni Kılıçarslan, Burhaneddin, Seyyidi Hüsam’dan hangisini Alâeddin Ali’nin ölümüyle boşalan emâret makamına getirmek istersiniz" diye sorması üze­rine, mecliste hazır bulunanlar: Burhaneddin’i isteriz, fakat kendi arzusuyla makamını bırakırsa, ona bir şey deyemeyiz” şeklinde cevap vermişlerdir. Bu gelişmeler karşısında, beklediğini bulamayarak, hayal kırıklığına uğramış olan Kılıçarslan, mecliste olup bitenleri akıllı ve sabırlı bir şekilde takîp eden Vezîr Burhaneddin Ahmed’e dönerek “niçin susuyorsun” diye fikrini öğ­renmek istemiştir. Kılıçarslan’ın bu sualine Vezîr Burhaneddin: “İktidarın en kuvvetli adayı sizsiniz; yalnız ileri süreceğim birkaç şartım var, eğer kabul edersen, seni kendime tercih ederim” şeklinde cevap vermiş;  Kılıçarslan’ın: “Şartların nedir” diye tekrar sorması üzerine de, Vezîr Burhaneddin şartla­rını şöyle sıralamıştır: “Ülkenin mali işlerinin başı kalmak, Kayseri ile Harsenos kalesini kendisine bırakarak, hiç kimsenin müdâhalesine imkân vermemek, Seyyidi Hüsam’ın ordu komutanlığı görevinin devamını temin etmek. Ancak, Seyyidi Hüsam’ın kendisiyle ilgili şartın metinden çıkarıl­masını istemesi üzerine, bu şarttan vazgeçilmiştir. Meclisin huzurunda Burhaneddin’in ileri sürdüğü bu şartları yeminle kabul eden Kılıçarslan, Eratnalı sultanlarının sonuncusu olarak tahta geçirilen II. Mehmed Bey’in nâibi sıfatıyla 782 /1380 tarihinde niyâbet makamına oturmuştur[7].

Nâib Kılıçarslan’ın faaliyetleri: Şarkikarahisar Hâkimi Rükneddin  Kılıçarslan, II. Mehmed’in nâibi olarak ilân edildikten az sonra, kendisine bağlı kalacağına dâir söz vermiş olan Seyyidi Hüsam’ın içkaledeki evi ve  Havik kalesini yıktırmıştır. Eratnalı Veziri Burhaneddin Ahmed, bu safhada Eratnalı Nâibi Kılıçarslan ile bir iktidar mücadelesine girmeyerek, kendisini istikbâle saklamış ve onun yıpranmasını beklemeyi tercih etmiştir. Burhaneddin, meclisin kabul ettiği esaslara göre, Nâib Kılıçarslan’a vazifeyi devrettikten sonra, Kayseri’ye gitmek istemiş ve hazırlıklara girişmiştir. Hazırlıklarını tamamlayan Burhaneddin, Şeyh Adil’in tekkesine giderek, vedalaştıktan sonra Sivas’tan Kayseri’ye doğru hareket etmiştir. O, Kayseri hududuna geldiğinde Moğol oymakları kendisini karşılamışlar ve itâatlerini arz etmişlerdir. Moğollar’ın yardımıyla şehre hâkim olmak üzere harekete geçtiği bir sırada, Kılıçarslan bir taraftan Burhaneddin’e haber göndererek, Hacı Şadgeldi meselesini hallettikten sonra, Kayseri’nin zaptını uygun gör­müş ve onu bu teklifle Sivas’a dâvet etmiş; diğer taraftan da, yollamış ol­duğu iltifat dolu mektuplarla Kayseri Vâlisi Cüneyd’in gönlünü almaya ça­lışmıştır[8].

Nâib Kılıçarslan’ın Amasya Emîri Hacı Şadgeldi ile savaşa girmesi ve yenilmesi: Sivas’a geri gelen Burhaneddin’e, Kılıçarslan “emeline ulaş­madan niçin geri döndün” diye sormuştur. Burhaneddin’de canı sıkılmış olarak, Kılıçarslan’a “yemininden döndün” diye çıkışmıştır. Bunun üzerine Kılıçarslan, yirmi gün içinde birlikte,  Hacı Şadgeldi’nin işini bitirdikten sonra Kayseri’ye giderek, şehri almaktan başka bir işle meşgûl olmayacağına dâir, Burhaneddin’e tekrar söz vermiştir. Kılıçarslan, Hacı Şadgeldi’nin or­tadan kaldırılması konusunda, Burhaneddin Ahmed ile görüş alış-verişinde bulunmuş ve fırsat kollamıştır. Burhaneddin ise, Kılıçarslan’ın Hacı Şadgeldi ile savaşmak fikrine hep karşı çıkmış ve onu makûl sözlerle ikna etmeye çalışmıştır. Burhaneddin’in nasihatlarını dinlemeyen Kılıçarslan, Hacı Şadgeldi’yi ortadan kaldırmak gâyesiyle, Amasya üzerine sefer yap­maya karar vermiş ve hazırlıklarını tamamladıktan sonra hareket etmiştir. Kılıçarslan, Sivas-Amasya yolu üzerinde bulunan Tokat’a geldiğinde, Seyyidi Hüsam’ın kendisine katılma isteğini kabul etmemiştir. Tokat’ta top­lanan harp meclisinde Burhaneddin, daha ileri gidilmeyerek, Hacı Şadgeldi ile anlaşılmasını teklif etmişse de, Kılıçarslan, Hacı Şadgeldi’ye kesin bir darbe indirmek niyetinde olduğunu söyleyerek, önce bu teklifi reddetmiştir. Fakat sonra, Hacı Şadgeldi’nin üstün kuvvetleri karşısında dayanamayaca­ğını anlayan Kılıçarslan, bir taraftan Emîr Yusuf Çelebi aracılığıyla, Hacı Şadgeldi’ye sulh teklifinde bulunmuş; diğer taraftan da, elçinin dönmesini beklemeyerek, yola devamla Turhal’ın Tazya/Dazıya köyüne kadar gelmiş­tir. Kılıçarslan’ın bu hareketi üzerine, Hacı Şadgeldi anlaşmaya yanaşmamış ve taraflar arasında yapılan muharebe neticesinde Kılıçarslan yenilerek, kaçmıştır. Burhaneddin, geride kalarak, Hacı Şadgeldi ile karanlık oluncaya kadar çarpışmış ve Kılıçarslan’dan önce Sivas’a gelmiştir[9].

Nâib Kılıçarslan’ın emîrlere ve şehrin ileri gelenlerine, Amasya he­zimetinin Burhaneddin’in kendisine katılmayışından ileri geldiğini ifâde ile,. onu gözden düşürmeye çalışmışsa da, bu teşebbüsünde başarı elde edeme­diği gibi, aksine tecrübeli ve kudretli Vezîr Burhaneddin’e karşı sevgi ve saygı artarken, kendisine karşı kötü nazarla bakılmaya başlanmıştır. Ayrıca Burhaneddin Ahmed’in Kılıçarslan’dan izin alarak, hudud boylarında itâat­ten ayrılmış olan Moğollar’ın Ca’unğar oymağının isyânını bastırmış olması, itibarının daha da artmasına sebep olmuştur. Bu faaliyetinden bir müddet sonra Burhaneddin, Kılıçarslan’ın komutanlarına, söz verildiği halde Kay­seri’nin alınması ve Havik Kalesi’nin teslim edilmesi işinin halledilmediğini söyleyerek, onlardan, ihtiyaç ve masraflarını karşılamak üzere, buraların kendisine verilmesi için, Kılıçarslan nezdinde teşebbüse geçmelerini iste­miştir. Kılıçarslan ise, yeminle söz vermesine rağmen, sözünde durmayarak, bir desise ile Burhaneddin’in bu isteklerini geçiştirmiş, herhangi bir yeri, hatta harap bir köyü bile ona vermek istememiştir. Buna karşılık emîrlerin­den birine bir köy ikta ederek, Kayseri’ye göndermiştir. Bunun üzerine Burhaneddin, Kayseri’den vazgeçmiş gibi görünerek, Hacı Şadgeldi’nin hâkimiyet sahasına yakın Tokat’ta yeni bir kalenin inşası için Kılıçarslan’dan izin istemişse de, bunda da başarı elde edememiştir. Bundan sonra, Burhaneddin,  Kılıçarslan’dan Gomanat’ı istemiş, burası da yine Emîr Kör Bayezid’e ikta edildiği gerekçesiyle verilmemiştir. Burhaneddin Ahmed, bundan da müsbet bir netice alamayınca, bu defa aralarındaki an­laşma gereğince, Kayseri yakınındaki Harsenos Kalesi’nin kendisine veril­mesini istemişse de, yine bir sonuç alamamıştır[10].

Bütün bunlar, ilmiyle, cesaretiyle ve olgunluğuyla kendisini gölgede bırakmış olan Vezîr Burhaneddin’i, Kılıçarslan’ın çekemeyişinden ve onun hiç bir şekilde güçlenmesini istemeyişinden ileri gelmiştir. Bu olup bitenler karşısında sabır gösteren Burhaneddin Ahmed ise, Kılıçarslan’a karşı görü­nürde sadâkatını yitirmemiş ve onun yabancısı olduğu Sivas şehrinde, isteği doğrultusunda, aleyhine muhâlif bir grubun doğmasını ve yıpranmasını bek­lemiştir. Burhaneddin Ahmed, Kılıçarslan’ın tükendiğini görmüş ve ona artık güvenilemeyeceğini anlayarak, sadâkat niyetini de bozmuş ve onu orta­dan kaldırmak için fırsat kollamaya başlamıştır. Çocuk yaştaki Sultan II. Mehmed’in bilgisi dışında, Eratnalı merkezinde iktidar mücadelesi böylece gelişirken, Erzincan Akşehiri’nde göz altında bulundurulduğu anlaşılan, Seyyidi Hüsam’ın kaçtığı haberi gelmiş ve gönderilen bir kuvvetle, o tekrar yakalanarak, bu defa Şebin/Şarkîkarahisar kalesine hapsedilmiştir. Kılıçarslan, şehir halkının kendi aleyhinde, Burhaneddin’in lehinde oldu­ğundan haberdar olmuştur. Bu gelişmeler üzerine Kılıçarslan, Burhaneddin’i “havasının ve suyunun güzelliği, arazisinin verimliliği ve otlaklarının çok­luğu, ağaçlarının ve çiçeklerinin nefâsetinden” övgüyle bahsettiği Şarkikarahisar’a göndererek, onu merkez Sivas’tan uzaklaştırmaya çalışmış­tır. Tam bu sırada, Kılıçarslan’dan rahatsız olan şehrin ileri gelenleri Burhaneddin’e gelerek, nâibi şikâyet etmişler ve ondan iktidarı ele almasını isteyerek, destek olacaklarına dâir ona yeminle söz vermişlerdir. Bunu duyan Kılıçarslan, adamlarıyla durumu görüşerek, karşı tedbir almış ve Burhaneddin’den olayı sormuş; o da olan biteni aynen anlatmıştır. Bunun üzerine, Kılıçarslan görünürde Burhaneddin’i övmüşse de, gerçekte onu öldürmeyi kafasına koymuştur. Kılıçarslan’ın niyetini çok iyi bilen Burhaneddin ise, emîrleri kendisine çekmek ve ordu üzerinde kesin otorite sâhibi olmak gâyesiyle, Amasya’ya bir sefer yapmak ve Hacı Şadgeldi’ye haddini bildirmek için Nâib Kılıçarslan’dan izin istemiştir. Burhaneddin’in asıl maksadını anlayamayan Kılıçarslan, onun Sivas’tan uzaklaşması için, bu isteğini olumlu karşılamıştır. Bunun üzerine hazırlıklarını tamamlayan ve bu seferde yağmaya izin veren Burhaneddin Ahmed, Sivas’tan hareketle Amasya’ya varmış ve Hacı Şadgeldi’nin herhangi bir direnişiyle karşılaşma­dan zaferle, Sivas’a geri dönmüştür[11].

Burhaneddin Ahmed, Amasya Seferi’nde iken, Kılıçarslan da boş durmamış; Burhaneddin’e karşı amcası Keyhüsrev ile ittifak etmiş ve daha önemlisi, hiç bir kimseye danışmadan ve kimsenin görüşünü almadan, Alâeddin Ali’nin dul kalan eşi ve çocuk sultan Mehmed’in anasıyla evlenmiş ve böylece, Eratnalılar ile akrabalık kurmak suretiyle, mevkiini kuvvetlen­dirmeye çalışmıştır. Fakat bu evlilik olayı, emirler ve ahali arasında hoş kar­şılanmadığı için, Kılıçarslan, bu siyâsî evlilikten fayda yerine, zarar gör­müştür. Burhaneddîn Ahmed, Kılıçarslan’ın kendisi hakkında, iyi şeyler düşünmediğini ve bir şeyler çevirdiğini sezmiştir. Onun ortadan kaldırılma zamanının geldiğine inanmış ve onu her yerde açıktan açığa, tehdit etmeye başlamıştır. Böylece Eratnalı iktidarını ele geçirme yolunda, Nâib-Vezîr mücâdelesi, çok şiddetli bir noktaya ulaşmıştır. Kendisine tarafdar toplamak gâyesiyle Kılıçarslan, Şeyh Adil’i saraya dâvet etmiştir. Saraya gelen Şeyh Adil, Kılıçarslan’ı tehdit ve tahkir ederek, ona Mesnevî’den sözler söylemiş ve “Bre Ahmed bunu öldür, buna acıma” diye Burhaneddin’e seslenmiştir. Şeyh Adil’in Burhaneddin Ahmed’i desteklemesi karşısında, Kılıçarslan hem hayal kırıklığına uğramış ve hem de Şeyhi dâvetinden dolayı amcası Keyhüsrev’den azar işitmiştir[12].

Kılıçarslan ile müttefiki ve amcası Keyhüsrev’in Burhaneddin’e sui­kast düzenleyeceklerini, Kılıçarslan’ın yeni eşinin yakınlarından birisinin zamanında haber vermesi, olayların seyrini değiştirmiştir. Kılıçarslan’ın, kendisini rakîp sayarak, tuzağa düşürmeye çalıştığı Burhaneddin, aldığı bu haber üzerine, daha önce davranarak, nâib hakkındaki umûmî hoşnutsuzluk ve kırgınlıktan da istifâde ederek, yeğeni Şeyh Müeyyed ile anlaşarak, olup bitenlerden gâfil bulunan Kılıçarslan’ı öldürmeye karar vermişler ve hemen harekete geçmişlerdir. Birinci teşebbüslerinde, Şeyh Müeyyed’in beceriksiz­liği sebebiyle, Kılıçarslan canını kurtarabilmişse de, ikinci teşebbüslerinde Burhaneddin Ahmed, iktidarı için büyük bir engel teşkil eden Kılıçarslan’ı bir gezinti esnasında, bizzat kendi eliyle hançerleyerek, 782/1381 tarihinde hayatına son vermiştir. Sonra, Kılıçarslan’ın amcası Keyhüsrev’i de, aynı şekilde kendi eliyle öldürmüş ve Kılıçarslan’ın bütün tarafdarlarını sıkı bir takîp neticesinde, birbir yâkalayarak ortadan kaldırmıştır[13].

Vezir Burhaneddin Ahmed’in, Sultan II. Mehmed’e nâib olması ve sultanlığını ilân ederek Eratnalılar’a son vermesi: 782/1381 yılında II. Mehmed’e nâib seçilmiş ve kısa bir süre debdebeli hayat sürmüş olan Sel­çuklu Rükneddîn Kılıçarslan’ın Burhaneddin Ahmed tarafından öldürülmesi hadisesi, Sivas’ta büyük sevinç yaratmış ve şenliklere sebep olmuştur. Dev­let ve hükümet erkânı ile Sivaslılar gelerek, Burhaneddin’e bağlılıklarını bildirmişlerdir. Kadılığı ve vezîrliği zamanlarından beri takîp ettiği sistemli siyâseti sâyesinde “Dârü’l-emâre” ye kavuşan Burhaneddin Ahmed ise, devlet ve hükümet erkânı ile şehrin ileri gelenlerinden teşekkül etmiş olan mecliste, kendisine yapılanları; Kılıçarslan’ı, Keyhüsrev’i ve tarafdarlarını öldürme gerekçelerini etraflıca izâh ederek, bu olayda ma’zur bulunduğunu söylemiştir. Bu açıklamalardan sonra, Burhaneddin Ahmed mecliste hazır bulunanlar tarafından haklı bulunmuş ve özrü kabul edilmiştir. Meclis mü­zâkereleri esnasında, Kılıçarslan yerilmiş, buna karşılık Burhaneddin Ahmed ise, medhedilmiştir. Sâdece Emîr Ayne Bey, saltanat hakkında, Hacı Şadgeldi adına bir fikir beyân etmişse de, bu fikir Burhaneddin Ahmed tara­fından şiddetle reddedilmistir. Burhaneddin devlet, millet ve ülkenin selâ­meti için Sultan II. Mehmed’e mutlaka bir nâib seçilmesi gerektiğini meclise arz ederek, seçim işinin ahâli tarafından yapılmasını istemiştir. Bunun üze­rine Vezîr Burhaneddin Ahmed, meclis tarafından ittifakla Alâeddîn Ali’nin oğlu Mehmed Bey’e nâib olarak seçilmiştir[14].

Kılıcı ile iktidar yolunu açarak 9 Şubat 1381 tarihinde nâib sıfatıyla Eratnalı niyâbet mevkiine geçmiş olan Burhaneddin Ahmed, ülkenin her tarafına göndermiş olduğu dâvetnâmelerle idâreyi ele aldığını ilân etmiş ve ilgilileri kendisine biât ettirmiştir.  Merkez Sivas’a biât için gelmiş olan emîr ve beylere ikramlarda bulunarak, hil’atler giydirilen Nâib Burhaneddin Ahmed, onları tekrar yerlerine gönderdikten sonra, hemen halkın dertleriyle meşgûl olmuş ve sıkıntıları giderici tedbirler almıştır. O, ilgililere verdiği emirlerle; ülkede hak, âdalet, doğruluk ve dinî esaslardan ayrılınmamasını, halka ağır gelen vergilerin kaldırılmasını, herkesin işi ve gücüyle uğraşma­sını, mal, can, ırz güvenliğinin sağlanmasını, bunlara riayet etmeyenlerin, her kim olursa olsun cezalandırılmasını, bu konuda lâzım gelen titizliğin gösterilerek, devlet otoritesinin yeniden tesis edilmesini istemiştir. Bundan sonra da, şahsî emniyetini sağlamak için, Kılıçarslan’ın Sivas’ta bulunan yakınlarını zararsız hale getirmiş olan Nâib Burhaneddin Ahmed, Sultan II. Mehmed’i de, yanına oturtarak âdet olduğu üzere, hergün divân kurmuş ve herkese müracaat için ilân vererek, halkın şikâyetlerini dinlemiş ve bunlara çözümler getirmiş; askerî, mülkî, adlî, içtimaî ve iktisadî konularda yeni yeni kararlar vererek, ülkede dirlik ve düzenliği kurmaya çalışmıştır[15].

Eratnalı merkezinde olup bitenleri dikkâtle takîp ederek, fırsat kolla­yan Amasya Emîri Hacı Şadgeldi’nin teşvîk ve tahrikiyle, Ayne Bey’in giz­liden gizliye Burhaneddîn aleyhinde faâliyetlerde bulunarak, karışıklıklar çıkarma teşebbüsü, nâibin zamanında aldığı tedbirlerle önlenmiştir. Bundan başka Nâib Burhaneddin’in Eratnalı idâresine hâkim oluşundan memnun olmayanlar, Hacı Şadgeldi, Mutahharten ve Şam ümerâsı nezdinde teşeb­büslerde bulunarak, onu bertaraf etme gayreti içine girmişlerse de, netice elde edememişlerdir[16].

Nâib Burhaneddin Ahmed, bu rakîplerinden Hacı Şadgeldi ile müca­deleye öncelikle önem vermiş ve fakat ona karşı orduda bölünmeler olur düşüncesiyle, doğrudan cephe almaya cesâret edememiştir. Bu sırada Hacı Şadgeldi.’nin hastalandığı haberi Sivas’a gelmiştir. Bunun üzerine Burhaneddin, adamlarından Ahî İsa’yı Hacı Şadgeldi’ye elçi olarak gönder­miş ve durum hakkında bilgi edinmiştir. Nâib Burhaneddin, Hacı Şadgeldi’nin iyileşmek üzere olduğunu ve iktidarı ele geçirmek için Sivas’a yürümek niyetinde bulunduğunu elçisinden öğrenmiş ve hemen sefer hazır­lıklarına girişmiştir. Kırgınlıkları azaltmak için, öldürmüş olduğu Keyhüsrev’in kardeşi Zünnûn’un gönlünü almış ve karşılıklı dostluk vaadin­den sonra, onu Koyulhisar ve Erzincan Akşehiri’ne emîr olarak tayîn  etmiş­tir. Bundan sonra Melik Ahmed’in kardeşini hapisten çıkarıp, hil’at ve ih­sanlarda bulunarak, Şarkîkarahisar’a göndermiş ve orada hapis bulunan Seyyidi Hüsam’ı salıverip, Sivas’a göndermesini istemiştir. Seyyidi Hüsam serbest kaldıktan sonra, Sivas’a gelmeyerek, bir süre kendi menfaatine faali­yetlerde bulunmuşsa da, bir netice elde edemeyeceğini anladığından, Sivas’a gelmiş ve Nâib Burhaneddin Ahmed’e itâat etmek mecburiyetinde kalmıştır. Bu arada Samağarlı Hızır Bey, Şam Türkmenleri’ne karşı, Nâib Burhaneddin’den yardım istemiş, o da Emîr Pir Ali ile Seyyidi Hüsam idâre­sinde gönderdiği birlikle, bu isteği yerine getirmiştir. Bu yardımdan döner­ken, Seyyidi Hüsam, Türkmenler tarafından esir edilmişse de, Moğol beyle­rinden Nebî tarafından kurtarılmıştır. Tam  bu sırada Hacı Şadgeldi, Caygâzan Moğolları ve Tokat askeriyle ittifak ederek, Sivas’a doğru yürü­müş ve Burhaneddin’e gönderdiği bir elçiyle, ondan Alâeddîn Ali’nin oğlu Mehmed Bey’in tekrar sultan ilân edilmesini istemiştir. Bu isteği, Nâib Burhaneddin Ahmed olumlu karşılamayarak, Hacı Şadgeldi ile bizzat gö­rüşmek talebinde bulunmuştur. Elçinin dönmesinden sonra, harp hazırlıkla­rına hız vermiş olan Burhaneddin Ahmed, Hacı Şadgeldi’nin yanında bulu­nan dayısı oğlunun göndermiş olduğu gizli bir mektup üzerine de, bazı ted­birler almış ve Hacı Şadgeldi tarafdarlarını Sivas’tan sürmüştür. Elçisinden aldığı bilgi gereğince Hacı Şadgeldi, Burhaneddin’in buluşma isteğini yerine getirmek için, hazırlık içine girdiği bir sırada, müttefiki olan Gaygâzan Mo­ğolları’nın kendisinden ayrılarak, Burhaneddin tarafına geçmeleri üzerine, üzgün bir şekilde Sivas’a yaklaşmadan, Amasya’ya dönmek mecburiyetinde kalmıştır. Böylece mühim bir rakîbini bertaraf etmekle, Nâib Burhaneddin Ahmed’in gücü ve ünü bir kat daha artmıştır[17]. Nâib Burhaneddin Ahmed, kendisine ortak tanımayarak, 1381 tarihinde Amasya Seferi’ne çıkmış ve Hacı Şadgeldi’yi ortadan kaldırmış ve Eratnalı Sultanı II. Mehmed’i de ber­taraf ederek, sultanlığını ilân etmiş, adına hutbe okutup, sikke kestirmiştir[18]. Böylece Eratnalı idâresinde bulunan  Şebin/Şarkikarahisar da,  Kadı Burhaneddin’in hâkimiyetine geçmiştir.

Sonuç olarak, Türkiye’nin önemli kalelerinden ve şehir merkezle­rinden biri olan ve tarihî kayıtlarda “Karahisar-ı Kögoniyya” veya “Şarkikarahisar” olarak zikredilen bugünkü Şebinkarahisar, Türkiye Sel­çuklu Devleti’nin yıkılışından sonra XIV. yüzyılın ikinci yarısında kurulan Eratnalılar ve Kadı Burhaneddin Ahmed’in idâresinde bulunmuş, bilhassa tebliğimize konu olan Selçuklu Rükneddin Kılıçarslan’ın “Emirliği” ve “Nâibliği” döneminde, muhkem kalesi dolayısıyla mühim tarihî olaylara sahne olmuş ve şahitlik etmiştir. Böyle bir sempozyumu düzenlemek sure­tiyle, bu güzel beldemizi tanımak ve tanıtmak gayreti içinde olan ilgililere, konuşmacılara ve dinleyicilere teşekkürlerimi ve saygılarımı sunuyorum.

 

 



*     Süleyman Demirel Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü Öğretim Üyesi.

[1]     Bkz. Osman Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye, İstanbul 1971, s. 431-650; İsmail Hakkı Uzunçarşılı, “Emîr Çoban Soldoz ve Demirtaş”, Belleten,  XXXI / 124 (1967), s. 9-11.

[2]     Bkz. Kemal Göde, Eratnalılar (1327-1381), Ankara 1994, s. 4 vd.

[3]     Bkz. Göde, aynı eser, s. 85-165; Yaşar Yücel, Kadı Burhaneddin Ahmed ve Devleti               (1344-1398),  Ankara 1970, s. 22 vd; Karahisar’lar için bkz. Besim Darkot, “Karahisarİ.A.; VI, s. 280-283.

[4]     Bkz. Aziz b. Erdeşir Esterâbâdî, Bezm u Rezm, ( h. 800/1398 Kadı Burhaneddin Tarihi), Neşreden: M. Fuad Köprülü, İstanbul 1928, s. 182-183; Adı geçen eseri Farsça’dan tercüme eden: Mürsel Öztürk, Bezm u Rezm, Ankara 1990, s. 174-176; İ. Hakkı Uzunçarşılı, “Sivas ve Kayseri Dolaylarında Eretna Devleti”, Belleten, XXXII/126, s. 185, not 81; Yücel, aynı eser, s. 43-44; Göde, aynı eser, 126-127.

[5]     Bezm u Rezm, s. 183-184; Öztürk, aynı tercüme eser, s. 176; Göde, aynı eser, s. 127-128.

[6]     Bezm u Rezm, s. 186-188; Öztürk, aynı tercüme eser, s. 178-179; Yücel, aynı eser, s. 44;  Göde, aynı eser, s.128.

[7]     Bezm u Rezm, s. 189-190; Öztürk, aynı tercüme eser, s. 180-181; Yücel, aynı eser, s. 44-45; Göde, aynı eser, s.129.

[8]     Bezm u Rezm, s. 189-190; Öztürk, aynı tercüme eser, s. 181-182; Göde, aynı eser, s.129-130.

[9]     Bezm u Rezm, s. 191-195; Öztürk, aynı tercüme eser, s. 186-187; Yücel, aynı eser, s. 45; Göde, aynı eser, s.129-130.

[10]    Bkz. Bezm u Rezm, s. 196-198; Öztürk, aynı tercüme eser, s. 188-189; Yücel, aynı eser, s. 46; Göde, aynı eser, s.130-131.

[11]    Bkz. Bezm u Rezm, s. 200-204; Öztürk, aynı tercüme eser, s. 191; Yücel, aynı eser, s. 46-47; Göde, aynı eser, s.131-132.

[12]    Bkz. Bezm u Rezm, s. 204-208; Öztürk, aynı tercüme eser, s. 196-197; Yücel, aynı eser, s. 47; Göde, aynı eser, s.132.

[13]    Bezm u Rezm, s. 208-216; Öztürk, aynı tercüme eser, s. 197-204.

[14]    Bezm u Rezm, s. 217-220; Göde, aynı eser, s.133-134.

[15]    Bezm u Rezm, s. 222-223; Yücel, aynı eser, s. 48-49; Göde, aynı eser, s.134.

[16]    Bezm u Rezm, s. 224-225; Yücel, aynı eser, s. 49; Göde, aynı eser, s.134.

[17]    Bezm u Rezm, s. 226-236; Yücel, aynı eser, s. 50-51; Göde, aynı eser, s.135.

[18]    Bezm u Rezm, s. 249-254; Öztürk, aynı tercüme eser, s. 233-238; Yücel, aynı eser, s. 56-58 vd.


Tür : Bilim Tarih : 13.07.2006
[ Tüm yazılara ulaşmak için burayı tıklayınız. ]
facebook  googleplus  Twitter  Delicious  Digg this