OSMANLI DÖNEMİNDE ANADOLU ŞEHİRLERİNİN GELİŞMESİNDE DEVLETİN ROLÜ : KARAHİSAR ÖRNEĞİ

Anasayfa » Bilimsel Bildiriler » OSMANLI DÖNEMİNDE ANADOLU ŞEHİRLERİNİN GELİŞMESİNDE DEVLETİN ROLÜ : KARAHİSAR ÖRNEĞİ
share on facebook  tweet  share on google  print  

OSMANLI DÖNEMİNDE ANADOLU ŞEHİRLERİNİN GELİŞMESİNDE DEVLETİN ROLÜ : KARAHİSAR ÖRNEĞİ

"Bilimsel Bildiriler" için, toplam 1 sonuç arasından 1 - 1 arası sonuçlar

Dr. Fatma ACUN *

                                 

          Belli coğrafi özellikler, ekonomik faaliyetler ve toprak tasarruf şekillerine sahip olan Karahisar ve çevresi, tutarlı ve birbiriyle bağlantılı dahili nitelikleri  ile  bir  ünite teşkil etmektedir. Bu ünite, etrafındaki sahalardan ayıran nitelikleri ile, "bölge" karakterini kazanmakta ve Osmanlı idari taksimatında "sancak" olarak yerini almaktadır. Bölgenin ortasında yer alan ve her yönden yaklaşık eşit mesafeden ulaşılabilen Karahisar, fethedildiği yıllardan itibaren bölgenin idare merkezi rolünü üstlenmektedir. Tüm bölgeye sağladığı  idari ve diğer tür hizmetlerin yanı sıra, bölgesel ticaretin de merkezidir. Bölgeler arası ticaret yoluyla da, bölgeyi dış dünyaya bağlamaktadır. Bütün bu özellikleri  Karahisar'ı, 15 ve 16. yüzyıl Anadolu şehirlerinin tipik bir temsilcisi konumuna getirmektedir.

          Sanayi öncesi toplumlarda, şehirlerin kurulması ve yayılması için, yalnızca ticaretin yeterli olmadığı, direk veya dolaylı şekilde devletin desteğinin gerektiği tezi öne sürülmektedir.[1] Devletin şehirleri ve şehirleşmeyi teşvik ettiği, bu amaca yönelik çeşitli politikalar geliştirdiği varsayımına dayanan bu tezden hareketle, örnek durum olarak Karahisar ele alınmakta, fethedildiğinde, yalnızca bir kale ve  bir grup gayrimüslim nüfustan ibaret, küçük bir kasaba görünümünde olan bu yerleşim  biriminin, zaman içinde gelişerek, şehir haline gelişini mümkün kılan süreç ve bu süreçte devletin uyguladığı politikalar tespit edilmeye çalışılmaktadır. Bu politikalar idari, sosyal ve ekonomik sahalarda olmak üzere,  aşağıda sırasıyla ele alınmaktadır.

         

          İdari Düzenlemeler  ve Devlet

          İdari sahada  Karahisar'da yapılan düzenlemeleri, daha geniş bağlamda, bölge genelinde yapılan düzenlemeler ile birlikte değerlendirmek uygun görünmektedir. Konuyla ilgili olarak öncelikle, Osmanlılar'ın bölgeye ilk geldiklerinde, Beylikler döneminden kalma, iskan birimi olarak yalnızca köylerden meydana gelen ve idari birim olarak yalnızca nahiyelerden oluşan oldukça gevşek bir yapı ile karşılaştıklarını belirtmek gerekmektedir. Bu yapı üzerinde gerçekleştirilen düzenlemeleri, bölgeye ait  tahrir defterlerinde takip etmek mümkün olmaktadır. 1485 tarihli (TT 37) ilk tahrirde görüldüğü üzere, bölgedeki nahiyeler arasından iki tanesi, Karahisar ve Koyluhisar, birbirinden bağımsız olarak, Rum Eyaleti'ne bağlanırken, geri kalan nahiyeler de, coğrafi yakınlıklarına göre bu nahiyelere bağlanmıştır. Yapılan bu düzenlemenin sonucunda, Karahisar 14, Koyluhisar’a ise, yalnızca 6 nahiye  sahip olmuştur.[2] İlk dönemde, bölgenin idari taksimatında esas birim olarak, yalnızca nahiye kullanılmıştır. Klasik Osmanlı idare sisteminin esas ünitesini teşkil eden kaza, bu dönemde henüz mevcut değildir. Ancak, bu, bölgede kadı olmadığı anlamına gelmemektedir. Karahisar'a,  Mevlana Seydi Sadreddin adlı bir kadı tayin ve, gelir olarak da, kendisine bir timar tahsis edilmiştir.[3]

          Öyle görülüyor ki, bu ilk dönemde, nahiye ve köyleri kaydetmekle yetinilmiş, gelirleri toplamak üzere de, serasker ve zaim tayin edilmiştir. Askeri sınıfa dahil olan bu şahıslar, aynı zamanda bölgenin idarecileri konumundadır. Dönemin ve bölgenin pratik ihtiyaçlarına daha iyi cevap vermesi nedeniyle, seraskerlik ve zeamet gibi birimler yeterli görülmüştür.[4] İlk dönemde, bölgenin, belirtilen askeri yapılar etrafında düzenlenmesi, idari yapıların ikinci planda kalmasına neden olurken, nahiyeler arasında bir hiyerarşi oluşturmaya ihtiyaç duyulmamıştır. Karahisar'ın, bu ilk dönemde, henüz devlet tarafından bölgenin idare merkezi olarak belirlenmediği görülmektedir. Osmanlılar'ın yaptıkları ilk düzenlemeler, devletin önceliği, bölgenin güvenliğinin sağlanmasına verdiğini düşündürmektedir.[5] Güvenli ve istikrarlı bir ortamın sağlanmasının, ekonomik ve sosyal gelişmenin ön şartı olduğu malumdur.

İlk fetih yıllarının ardından geçen uzun süre sonunda, 16 yüzyılın ilk yarısında,  bölgede, klasik Osmanlı idare düzeni olan kaza sistemi kurulduğu görülmektedir.[6] İlgili  tahrirde, (TT 387, 1520-1523), bölge, "Kaza-ı Karahisar-ı Şarki" başlığı altında kaydedilmiştir.[7] "Hasha-ı Mirliva-ı Karahisar-ı Şarki" kaydı da, bölgenin tamamının "liva" olarak düzenlendiğini göstermektedir.[8] Bu dönemde, bölge halen Rum Eyaleti'ne bağlı bulunmaktadır.[9]  Bu kayıtlardan,  Karahisar'ın kaza, dolayısıyla da, bölgenin merkezi statüsüne kavuşmuş olduğu sonucunu çıkarmak mümkün olmaktadır. Bunun önemi ise, Karahisar'ın devlet tarafından, şehir statüsünde bir yerleşim birimi olarak kabul edilmesidir. Devlet tarafından  Karahisar'a tanınan bu statü, ağırlıklı olarak, bölgenin idaresi dolayısıyladır. Oldukça fazla sayıda, 20, nahiyeden oluşan geniş bir bölgenin, zaim ve seraskerler yoluyla ve uzaktaki bir eyalete bağlı halde idaresinin, etkin bir idare şekli olmadığının, bu döneme gelindiğinde farkına varılmış olsa gerektir. Bu nedenle, bölge içinde düzenlemeler yapılarak, bölgenin merkezinde bulunan ve ilk dönemden beri, bazı özellikleri ile diğer nahiyeler arasında yükselen Karahisar, devlet  tarafından, idare merkezi olarak tercih edilmiştir. 

16. yüzyılın ortalarına doğru, bölgede idari taksimat konusunda bazı yeniden yapılanmalara gidildiği görülmektedir. 1547 tarihli ve Kanuni Sultan Süleyman dönemi (1520-1560)'nin ortalarına rastlayan üçüncü tahrir defterinde (TT 255), çok iyi düzenlenmiş Osmanlı idari yapısı ortaya çıkmaktadır. Defterin baş kısmında, bölge, "Liva-ı Karahisar-ı Şarki" adıyla kaydedilmiştir.[10] Bu dönemde, Karahisar-ı Şarki, aynı adla anılan livanın merkez kazasıdır. Bölgenin  idari yönden diğer bir odak noktasını oluşturan Koyluhisar ve nahiyeleri de, kaza birimi etrafında düzenlenerek, Karahisar'a bağlanmıştır. Klasik Osmanlı düzenine göre şekillenen idari yapı, sonuncu tahrirde de aynen muhafaza edilmiştir. Bu defa, Karahisar-ı Şarki'nin, Arz-ı Rum Beylerbeyliği'ne bağlı olduğu  görülmektedir.[11] Bu tahrirde, "Kaza-ı Karahisar-ı Şarki, nam-ı diğer Karahisar-ı Hasan Dırazi" şeklinde bir kayda rastlanmaktadır.[12] Farsça'da uzun anlamına gelen Dıraz ile, bölgenin önceki idarecisi ve Akkoyunlu lideri olan Uzun Hasan'ın kastedildiği açıktır.[13]

          Bölgenin Osmanlı idaresine geçişinden, 16. yüzyılın ikinci yarısına kadar geçen zaman içinde, ilk dönemdeki kabaca düzenlemelerden, sonraki dönemdeki tafsilatlı düzenlemelere doğru bir çizgi takip edildiği görülmektedir. Bu çizginin dönüm nokta ise, Bölgede kaza sisteminin yerleştirildiği, dolayısıyla, Karahisar'ın idari şehir statüsünü kazandığı 16. yüzyılın ilk yarısıdır. İncelenilen dönemde meydana gelen değişmeler, aynı zamanda, merkezi hükümetin temsilcileri olan idari elitin bölgeye gelmesinin aşamalarıdır. İlk dönemde bölgede, padişahın adli yetkilerinin temsilcisi olarak kadı, örfi yetkilerinin temsilcisi olarak da, alt düzeyde serasker ve zaim görülürken, 16. yüzyıl başında, kadıyla birlikte sancakbeyi tayin edilmiştir. Devletin daha üst düzeyde temsili anlamına gelen bu durum, zaman içinde, bölgede idari/askeri elit zümrenin oluştuğunu göstermektedir. Bu zümreye, sancakbeyi ve kadı ile birlikte, defterlerde kaydı geçmeyen fakat, şehirde olmaları gereken, asayiş ve güvenliği sağlamaktan sorumlu, subaşı ve ases; kalede dizdar, kethüda ve kale erleri gibi sair devlet görevlileri dahil olmaktadır.[14] Şehrin gelişmesi, büyük ölçüde, idareci elitin  yerleşmesi ve genişlemesi ile ilgilidir.[15] Şehrin ve bölgenin idaresi ile uğraşmalarının yanı sıra, bu elit zümre, bölgenin ekonomik kaynaklarını da kontrol etmektedir. Bölge genelindeki üretimin, vergiler yoluyla toplanması, maden ocağının işletilmesi, çeşitli hammaddelerin işlenerek mamul eşya haline dönüşmesi ve pazarlanması için gerekli düzenlemelerin yapılması, buna dahil olmaktadır.

          Sosyal Düzenlemeler ve Devlet

          Şehir toplumları, yapıları itibarıyla-buna teknolojik, idari ve sosyal yapılar dahil olmaktadır-kırdan farklılaşmakta, hatta tezat teşkil etmektedir. Bu tezatlığa binaen, iki toplumu-şehir ve kır-ayrı ayrı ele alan açıklama modelleri olduğu gibi, birlikte ve birbiriyle bağlantılı olarak inceleyen modeller de mevcuttur. Bu ikinci modelde, her iki topluluğun birbirinden farklı yapılara sahip olduğu kabul edilmekte, aynı zamanda, aralarındaki ilişkilere ağırlık verilerek, şehirlerin izole edilmiş birimler olmadığı, etraflarındaki kır ile birlikte bir bütün teşkil ettiği görüşü savunulmaktadır.[16] Sanayi öncesi şehirleri tanımada daha açıklayıcı olan bu ikinci yaklaşım, Karahisar örneğini çalışmak için de uygun görünmektedir.

          Osmanlı ülkesinin doğusunda yer alan Karahisar bölgesi, uzun süre uç/sınır olma özelliğini korumuştur-Koyluhisar 1461, Karahisar ise 1473 yılında Osmanlı topraklarına katılmıştır. Doğusundaki Bayburt'un 1507 ve güneyindeki Kemah'ın  (Erzincan) 1515 tarihlerinde fethine kadar "sınır bölgesi" olma özelliğini devam ettiren Karahisar, bu tarihten itibaren "iç bölge" haline gelmiştir. İlk dönemlerdeki  sınır konumu dolayısıyla, doğuya yapılan seferlerde askeri üs olarak kullanılmıştır.[17] Sınır konumu, bölgenin uzun süre Osmanlı-Akkoyunlu rekabetine sahne olmasına yol açarken, mahalli halkı da olumsuz yönde etkilemiştir.

          İlk tahrirde, (TT37), bölgedeki köylerin yaklaşık %38'inin ve mezraların  %45'inin boş veya  terkedilmiş (harab veya haricden) olarak kaydedilmesi, fetih sırasında bölgenin oldukça tahrip olmuş bir manzarasını sunmaktadır.[18] Bölgedeki nahiyelerin hemen hemen tümünde değişik derecelerde görülen bu tahribata Karahisar nahiyesinde rastlanmaması dikkat çekicidir.[19] İlk dönemde, Kasaba-ı Kebfuniye adıyla kaydedilen Karahisar'ın, Müslüman ve gayrimüslimlerden meydana gelen heterojen bir nüfus yapısına sahip olduğu görülmektedir. 70 hane Müslüman ve 180 hane gayrimüslimden meydana gelen kasaba toplumu, bu dönemde, iki ayrı cemaat halinde yaşamaktadır. Toplam 250 haneye varan nüfusu ile, bölgedeki en büyük ve yoğun nüfuslu yerleşim birimi burasıdır. Şehirlerin en belirgin özelliklerinden olan, mesleki işbölümü ile ilgili  veriler  defterlerde mevcuttur. Yukarıda da belirtildiği üzere, ilk dönemde kasabada kadı, serasker, zaim, dizdar, kethüda vs. den meydana gelen, küçük, çekirdek bir idareci zümre mevcuttur. Müslümanlar arasında, el-muaf kategorisi altında sıralanmış 16 kişilik bir mülazıman grubu da bulunmaktadır. Karahisar'daki camide imam, hatib, müezzin vs. olarak görevlendirilen bu şahıslar arasında, bir tane de ahi zade görülmektedir. Din ve eğitimle ilgili  görevliler  arasında tasnif  edebileceğimiz  bu gruba ilaveten, üç şahıs da mütekaid sipahi olarak kaydedilmiştir. İdare, din, ve eğitim işlerini üstlenen bu şahıslar,  kasabadaki elit tabakayı oluşturmaktadır. Defterdeki vergilerden anlaşıldığı üzere, normal reaya arasında, ticaretle uğraşan şahıslar olduğu gibi, mum ve boyacılık işleriyle uğraşan mesleki profesyoneller de bulunmaktadır. Geri kalan reaya ise, çift resmi kategorileri dahilinde çift, ekinlü, bennak vs. olarak  tasnif edilmiştir. İlk dönemde rastlanan ve Osmanlılar'ın ilk düzenlemelerini yansıtan, nüfusun çeşitli kategorilere göre  tasnifi,  mesleki iş bölümünün varlığı, ve heterojen  bir etnik yapıda olması,  kasabanın ileride tam teşkilatlı bir şehre dönüşmesi için gerekli sosyal alt yapıya sahip olduğunu  göstermektedir.

          16. yüzyılın ilk yarısında bölgede meydana gelen değişmelere yönelik fazla bilgi mevcut olmaması nedeniyle-bu döneme ait özet bilgi ihtiva eden yalnızca icmal türü defterler günümüze ulaşmıştır-ilk dönemde yapılan düzenlemeleri takip etmek mümkün olmamaktadır. Şu kadarını belirtmekte fayda vardır, nefs-i Karahisar halkı,  halen Müslüman ve gayrimüslim cemaatleri halinde yaşamaktadır. Cemaatlerin nüfusu da sırasıyla, 84 ve 246 haneye ulaşmıştır.[20] Müslüman cemaatin haricinde 16 hanelik bir  mülazıman  grubu da kaydedilmiştir. Bu grup, Karahisar'da bulunan camide, Perşembe ve Cuma günlerinde  Kur'an okumaları karşılığında, tasarruflarındaki bağların ve bahçelerin behre (öşür anlamındadır) ve rüsumunu ve avarız vergilerini ödememektedir.[21] Bu dönemde kale görevlilerinin sayısı, 191'i kale erleri olmak üzere, 279'dur.[22] Toplam 330 hane olan kasaba nüfusuna oldukça yakın olan bu sayı, Karahisar'ın, bölgenin güvenliğini sağlayan yer olma özelliğini, dolayısıyla, askeri fonksiyonu ön plana çıkarmaktadır. Ayrıca, kalede, yakınlardaki madenci köylerde çıkarılan şabın, depolanıp saklandığını da akla getirmektedir.[23] Defterlere fazla yansımamasına rağmen, Karahisar ile civardaki madenci köyler arasında yakın bağlantıların olduğu muhakkaktır. Yine, yakınlardaki  köylerden birinin tüm halkı, şehirde bulunan hamam, kale, suyolu ve suyuna hizmete tayin edilmiştir.[24] Şehrin bakımı ve halkına çeşitli hizmetler sunulması için gerekli tedbirlerin alınması anlamına gelen bu durum, aynı zamanda şehir ve çevresi/kır arasındaki yakın ilişkinin  örneklerindendir.

          16. yüzyılın ortalarına doğru, Karahisar büyük değişikliklere sahne olmaktadır: Halen resm-i çift kategorilerine göre tasnif edilen mahalli halk, mahallelerde yaşamaya başlamıştır. Şehirlerin özelliklerinden olan mahallelerin teşekkülü, daha düzenli sosyal hayatın varlığının da işaretidir. Bu dönemde, Müslüman nüfus, Bilban ve Hacı Halim adlı iki mahallede yaşarken, gayrimüslim nüfus, Suva, Miyane, Güngörmez, Kilise ve Doka adlarındaki beş mahallede sakin bulunmaktadır. Müslüman ve gayrimüslim nüfusun bir arada yaşadığı karışık mahallelere rastlanmamaktadır. Belirgin bir etnik ve dini ayrımı yansıtan ayrı yaşama geleneği,  heterojen yapıya sahip şehirlerin özelliklerindendir.

          Bu dönemde, Hacı Halim mahallesinde 49 (bunlardan 6'sı Sadatdır), Bilban mahallesinde ise 47 haneden ibaret Müslüman nüfus bulunmaktadır. II. Mehmed ve Yahya Bey camilerine hizmet eden, sırasıyla 27 ve 6 kişilik, iki mülazıman grubu da mevcuttur. Bu suretle şehirdeki Müslüman nüfus toplam 126 kişiye ulaşmaktadır. Müslüman nüfus arasında, oldukça dikkate değer sayıda şahıs, şehirde bulunan cami, mescit, suyolu vs. nin bakımı veya çeşitli hizmetlerde bulunmaları karşılığında, avarız türü vergilerden muaf tutulmuşlardır.[25]

          Gayrimüslim mahalleleri nüfus itibarıyla daha kalabalıktır. En büyüğünde 59, en küçüğünde 78 kişinin yaşadığı mahallelerdeki toplam nüfus 344 haneye ulaşmaktadır. Müslüman nüfusun üç katına yakın olan bu miktar ile, gayrimüslimler, ilk dönemdeki sayıca üstünlüklerini korumaktadır. Gayrimüslim nüfus yakından incelendiğinde, aralarında birbiriyle akraba olan  5 şahsın-bir baba dört oğul-Kani Köprüsü'nü tamir etmeleri karşılığında avarız-ı divaniyye ve tekalif-i örfiyeden muaf tutulduğu görülmektedir. Bunların dışında, kalede haddad olarak çalışan iki, madende ve Kani Köprüsü'nde görev yapan birer şahıs daha avarızdan muaf tutulmuşlardır.[26] Gayrimüslimler arasında sayıları 9 ve Müslümanlar arasında, mülazımanlarla (bunlar 33 kişidir) birlikte 54 olan muaflar,  normal şehir nüfusu arasında imtiyazlı grubu teşkil etmektedir. Müslüman nüfusa, daha çok da dini görevleri dolayısıyla bahşedildiği görülen imtiyazlı statüsü-Müslümanların yaklaşık yarısı bu statüdedir-onları desteklemek ve şehri Müslümanlara cazip hale getirerek nüfus çekmek için devlet tarafından bu derece geniş tutulmuş olmalıdır.

          Şehrin, yalnızca Müslümanlara değil, gayrimüslimlere de cazip geldiği söylenebilir. 16. yüzyılın ikinci yarısında, şehirde beliren yerleşim modelinden bu sonuca varmak mümkündür. Bu dönemdeki şehir nüfusuna bakıldığında, her iki cemaatin de, sayıca arttığı, mevcut grupların daha da çeşitlendiği görülmektedir.  Müslüman mahalleleri olan Hacı Halim ve Bilban'da, sırasıyla 79 ve 98 hane bulunmaktadır. Daha önce 49 ve 47 olan bu sayılar, yaklaşık ikiye katlanmış bir artışı yansıtmaktadır. Durum, gayrimüslim mahalleleri için de aşağı yukarı aynıdır. Suva'da 124, Miyane'de 64, Güngörmez'de 104,  Kilisa'da 89 ve Doka'da 125 hane bulunmaktadır.  Nüfusu 69'dan 64'e düşen Miyane  haricinde, gayrimüslim mahallelerinde, bazılarında iki katına varan artış kaydedilmiştir.  Şehre olan bu akının nedeni nedir? Devletin bunda  rolü var mıdır? Döneme ait tahrir defterindeki (TT478) bir kayıt bu konuya açıklık getirmektedir[27]. İlgili kayda göre, şehir halkının tamamı-Müslim gayrimüslim ayırt edilmeksizin-bir takım hizmetler görmelerinin karşılığında, avarız ve tekalif-i örfiyeden muaf tutulmuşlardır. Bu kayıtta, bir önceki dönemde şehir halkı arasından 50 Müslüman ve 100 gayrimüslim hanenin aynı göreve tayin edildiği, fakat bu sayı  yeterli olmadığı için, şehrin tamamının göreve dahil edildiği bildirilmektedir. İlk tahrirde yalnızca bir kısım Müslüman halka sınırlı tutulan, takip eden tahrirde biraz daha genişletilen ve son iki tahrirde, şehir halkının giderek tamamını kapsayan vergi  muafiyeti bağışlamanın, devlet tarafından sistemli ve uzun dönemde benimsenen bir politika olduğu  görülmektedir. Bu kadar geniş muafiyeti çok sayıda kişiye bağışlamanın amacı, şehri mevcut halk için rahat yaşanılır hale getirirken, hariçdekiler için cazip hale getirerek nüfus çekmek olmalıdır. Nitekim son defterde, gayrimüslimler arasında, Erzincani, Trabzoni, Sivasi lâkaplarıyla kayıtlı on yedi hane görülmektedir. Anılan bölgelerden geldiği belli olan ve çoğunlukla Suva mahallesinde yaşayan bu şahıslar,  en az bir-iki  oğul ile birlikte kaydedilmiştir. Akrabalık bağlarının oldukça sıkı olduğu Suva mahallesi, şehre yeni gelenlerin ikamet yeri olmaktadır.

          Son dönemde, Müslümanlar arasında, başlangıçtan beri mevcut olan mülazımanların sayısı 57'ye çıkarken, bir önceki tahrirde Hacı Halim mahallesi sakinleri arasında kaydedilen 6 Sadat (Peygamber'in soyundan gelenler)'ın sayısı 11'e yükselmiş ve ayrı bir grup halinde kaydedilmiştir. İlk tahrirde yalnızca 1 kişi olan, takip eden defterlerde rastlanmayan ahi zade ise, son tahrirde, 5 kişilik bir grup halinde ve Ahi İhvanan kaydı altında karşımıza çıkmaktadır. Bunların haricinde, ayrıca, 5 kişilik bir gayrimüslim cebeciyan grubu da bulunmaktadır.[28] Belirtilenlerin haricinde, şehir nüfusu arasında, çeşitli dini (müezzin, hatib, imam vs.) ve diğer türlü (haddad, ferraş.) meslekleri icra edenler de yer almaktadır. Bahsedilen bu gruplar, dönemin başından beri, şehirdeki imtiyazlı grubu oluşturmaktadır. Zaman içerisinde, idari-askeri grubun yanı sıra, Karahisar'da  din ve eğitimle ilgili bir zümrenin teşekkül ettiğini gösteren bu durum, aynı zamanda, Karahisar'ın, kasabadan şehre doğru gelişme çizgisini yansıtmaktadır.

          Müslüman ve gayrimüslimlerden meydan gelen heterojen yapısı, dönemin başından itibaren giderek artan nüfusu ve bu nüfus içerisinde beliren mesleki farklılaşmalar,  işbölümü ve tabakalaşma ile Karahisar, merkezini yaptığı kırdan farklı, fakat onunla bağlantılı, tam manasıyla şehir karakterinde bir yerleşim birimi haline gelmiştir. Bu gelişmenin bütün aşamalarında devletin, teşvik unsuru olarak, vergi muafiyeti politikası takip ederek, şehri yakın ve hatta, uzak çevrede yaşayanlara cazip hale getirdiği söylenebilir. Devletin bu yaklaşımı, kasabada yaşayan halkı-mesleki ve diğer yönlerden-çeşitlendirerek, şehirlere has,  karmaşık bir toplum yapısı meydana getirmek olmalıdır.

          Ekonomik Düzenlemeler ve Devlet

          Şehirlerin gelişmesinde, siyasi iktidarların, ticaretten daha etkin bir rol oynadığını savunan araştırmacılar, şehir ve ticaret arasındaki bağlantıyı ikinci plana koymaktadır. Bunlar, siyasi sistemin idame ettirilmesi için  ticari organizasyonun gerekli olduğunu inkar etmemekte, fakat çoğu tarihçilerin inandığı gibi, hayati öneme sahip olduğunu da düşünmemektedir. Değişik kültürlere ait tarihi örneklerde, yalnızca ticaret yoluyla gelişen şehirlere rastlanmaması, bu görüşlerinin dayanak noktasını oluşturmakta, ileri düzeyde ekonomik gelişmenin, ancak, iyi kurulmuş bir devlet düzeni ile gerçekleşebileceği düşüncesine yöneltmektedir.[29] Bu anlayışa göre, Karahisar-ı Şarki Sancağı'nın merkezi olan Karahisar, ekonomik yönden gelişmesi  için, gerekli idari yapılanmaya sahip görünmektedir. Diğer bir ifadeyle, kasabanın gelişmesinde uyarıcı ve teşvik edici rolü oynayacak olan devletin  temsilcileri, halihazırda oradadır. Dönemin başından itibaren,  üretimi kontrol eden ve düzenleyen lonca teşkilatının (ahilerin) kasabadaki varlığı ise, bölgede planlı ekonomik gelişmenin olması için  gerekli alt yapıyı sağlamaktadır. 

          Aşağıda, Karhisar'da yürütülen ziraat, imalat  ve ticari faaliyetler incelenerek, devletin, kasaba ve aynı zamanda bölge ekonomisini geliştirmek üzere takip ettiği politikalar, varsa teşvikler tespit edilmeye çalışılacaktır. Konuya girmeden önce, bazı hatırlatmalarda bulunmakta fayda görülmektedir. Karahisar-ı Şarki Sancağı,  civar bölgeler  ile ulaşım ve iletişimine engel teşkil eden yüksek dağlarla çevrilidir. Tabiatın koyduğu bu engel, bölgeyi kapalı bir ünite haline getirmektedir. Bu kapalı ünite, ekonomik yönden büyük ölçüde kendine yeterli olma durumuyla karşı karşıyadır. Bölgede başka bir nefsin bulunmaması nedeniyle, ekonomik yönden oldukça geniş bir hinterlanda sahip olan Karahisar, bu hinterlant tarafından beslendiği gibi, ticaret ve imalat  faaliyetlerini ve sunduğu çeşitli hizmetleri, eğitim, adaletin dağıtımı vs., hinterlantdan gelen taleplere göre ayarlamak durumundadır.  

          Ticaret konusunda, bölgede, uluslararası ve bölgeler arası ticaretten söz etmenin mümkün olmadığını, mevcut ticaretin, daha az oranda bölgeler arası, daha çok oranda bölge dahilinde gerçekleştiğini öncelikle belirtmek gerekmektedir. Ticari faaliyetler bölgenin merkezi olan Karahisar şehrinde yürütülmektedir. Burası, aynı zamanda mahalli pazarın kurulduğu yerdir. İlk dönemde, ticari faaliyetler başlıca, Akşehirabad nahiyesinden getirilen malları (bac-ı rah-ı Abad-ı Akşehir: 5.000 akçe), ve hububat ticaretini (bac-ı galle: 2.000 akçe)  kapsamaktadır. Şehre getirilen kumaşlardan alınan tamga vergisi (10.000 akçe), ihtisab (600 akçe) ve hamam-ı Kebfuniye (4.600 akçe) ticari faaliyetlerden alınan vergiler olarak bu gruba dahil edilebilir. Ticari faaliyetlerden elde edilen gelir, bu suretle, 22.200 akçeye ulaşmaktadır. 1520 tarihinde ticaretten elde edilen gelirlerin, imalat gelirleriyle birlikte verilmesi nedeniyle (mukataa-ı mumhane,  mahsul-i ihtisab, mahsul-i bozahane: 18.500 akçe) bu genel yekûn içinde, ticarete ait olan miktarı tespit etmek mümkün olamamaktadır. İlk tahrirde rastlanan bac gelirlerine de bu tahrirde rastlanmamaktadır.

          Takip eden 1547 ve 1569 tarihli tahrirlerde konulan vergilere yansıdığı kadarıyla, ticari faaliyetlerde fazla bir gelişme kaydedilmemiş, hatta duraklama meydana gelmiştir. Akşehir'den getirilen mallardan alınan vergi 5.000'den  2.500'e düşerken bir sonraki 1569 tarihli tahrirde, az bir yükselmeyle 3.000'e çıkmıştır. Tamga vergisinde sayısal olarak bir düşüş kaydedilmemiştir. Fakat, meydana gelen az miktardaki artışın (sırasıyla, 10.000'den 12.000 ve 13.000'e), dönemdeki diğer gelişmeler ve nüfus artışına oranla, gerçekte bir düşme olduğu açıktır. Pazarla ilgili olan ve 1547 tarihinde ilk kez görülen mahsul-i ihzariyenin getirdiği gelir, 5000 akçe,  takip eden  tahrirde de aynı kalmıştır. Hububat ticareti ile ilgili olarak konulan bac-ı gallenin miktarı ilk tahrirden üçüncü tahrire iki katına varan bir artış kaydetmiş, fakat, son tahrirde aynı artış hızı devam ettirilememiştir:  Sırasıyla, 2.000 akçeden, 4.000 ve 5.000 akçeye yükselmiştir. Ticari gelirlerde görülen en büyük artış, ilk tahrirdeki 600 akçeden,  1547 ve 1569 tarihlerinde sırasıyla, 3.000 ve 5.000 akçeye yükselen mahsul-i ihtisabda kaydedilmiştir. Ticari faaliyetler arasına dahil edilen hamam vergisinde de, kayda değer bir yükselme gözlenmektedir: 4.650 akçeden, sırasıyla 7.500 ve 10.000 akçeye yükselmiştir.

          Zaman içinde görülen yeni vergiler ve faaliyetler, bölgedeki ticaretin kapasitesinin artışının delilleridir. Ticaretin yalnızca bölge dahilinde gerçekleştiğini, her türlü alım satım işinin, büyük ölçüde, bölgeye sınırlı kaldığını belirtmek gerekmektedir. Karahisar  ile Giresun arasında faal bir ticaret yolunun açık olduğu görülmektedir.[30] Ancak, bac vergisinden elde edilen gelirin miktarının oldukça düşük olması (yalnızca 150 akçe), yolun ticari mal taşınması amacıyla fazla kullanılmadığını göstermektedir. Bu yolun, şap madeninin kara yoluyla taşınarak kıyıya, Giresun'a ulaştırılması için kullanıldığı tahmin edilebilir. Devlet tarafından işletilen, gelirleri de tamamıyla devlete ait olan şap madeninin ihracı, bölgeler arası ticarete girmektedir. Ancak, şap ihracının bölge ticaretine katkısının boyutlarını tespit etmek, veri yetersizliği yüzünden mümkün görünmemektedir. 16. yüzyılın ortalarına doğru, ticari faaliyetlerde meydana gelen gelişmelerin, nüfus artışıyla birlikte, Karahisar kasabasının, küçük ölçekli bir şehir haline dönüşmesi sürecini hızlandıran etken olduğu gözlenmektedir.[31] Aynı yüzyılın ikinci yarısında, ticari faaliyetlerin kapasitesinde artış kaydedilmiş, ancak, faaliyetlerin  türünde  bir değişme gözlenmemiştir. Diğer yandan, Amasya ve Tokat’dan gelen uluslararası ticaret yolunun, Koyluhisar ve Karahisar'dan geçerek Erzurum’a ulaştığı bilinmektedir. Bu yolun öneminin, 16. yüzyılda azalması,  Karahisar'ı, daha ileri düzeyde gelişmesi için  gerekli olan, hayati  bir dinamikten mahrum bırakmıştır.[32]

          İlk dönemden itibaren, Karahisar'da yürütülen endüstriyel faaliyetler arasında şap madeninin çıkarılması ve işlenmesi ilk sırayı almaktadır. Bölgede bir maden endüstrisinin bulunduğu muhakkaktır ancak, defterlerde madenden elde edilen gelirlerin miktarı ve tahsisi dışında fazla bilgi bulunmamaktadır:  İlk tahrirde 150.500 akçe olarak tespit edilen şap madeninin geliri, bu dönemde, Karahisar mirlivasının hassına tahsis edilmiştir.[33] İkinci defterde, TT387, üçe katlanarak 456.000 akçeye ulaşan bu gelirin, Sultan haslarına aktarıldığı görülmektedir.[34]  Takip eden defterlerde ise, şap madeninden elde edilen gelir, şap üreten köylerin geliri ile birlikte Sultan haslarına tahsis edilmiştir. Ancak, bu dönemlere ait, şap üretim miktarı ve geliri hakkında defterlerde bilgi mevcut değildir.[35] Boyacılık faaliyetinin, dönemin başında bölgede, Karahisar'ın merkezinde yalnızca bir adet boyahane bulunması nedeniyle oldukça sınırlı düzeyde yapıldığı söylenebilir. Elde edilen gelir de, o ölçüde sınırlı olmaktadır: 5.000 akçe. Bölgede yapılan pamuk ve keten üretiminin artışına paralel olarak, 16. yüzyılda iki tane daha kurulmasıyla, sayıları 3'e çıkan boyahanelerin geliri, bölge gelirleri arasında yüksek rakamlara ulaşmaktadır Karahisar'ın merkezinde yapılan endüstrüyel faaliyetler arasında en hızlı gelişen endüstrinin boyacılık olduğu görülmektedir: 1547 tarihinde 10.000 akçe ve 1569 tarihinde 15.000 akçe. Karahisar'ın merkezinde yapılan endüstriyel faaliyetler arasında, mum imalatı da yer almaktadır. İlk dönemde, boyahane ile aynı düzeyde gelir getiren mum hane (5.000 akçe), onun kadar gelişme kaydedemeyerek, geliri  1547 ve 1569 tarihleri için sırasıyla 1.000 ve 2000 akçe  düzeyinde kalmıştır. İlk dönemde rastlanmayan boza üretiminin, 16. yüzyılda, mum imalatına benzer kapasitede yapıldığı konulan vergilerin miktarından anlaşılmaktadır. 1547 ve 1569 tarihleri için sırasıyla 1.000 ve 2.000 akçe. Son olarak, şehir merkezinde, ilk olarak 1520 tarihinde görülen bir meyhaneden (mukataa-ı meyhane) bahsedilebilir. Alkollü içecek üretimini gösteren bu faaliyet, daha sonraları durdurulmuştur. 5.000 akçe gibi oldukça yüksek miktarda gelir getirmesine rağmen, anılan vergiye  takip eden tahrirlerde rastlanmamaktadır.

          Karahisar'da yapılan zirai faaliyetlerin, ticari ve endüstriyel faaliyetler düzeyinde hatta  daha fazla olması  şaşırtıcı bulunmamalıdır. Şehir nüfusunun 1569 tarihine kadar, defterlerde çift resmi kategorilerine göre kaydedilmesi Karahisar halkının tamamının, şu veya bu şekilde ziraatla uğraştığını göstermektedir. Buğday ve arpa  (hınta ve şair) üretiminin yanı sıra, civardaki bağlar, zirai üretimin önemli bir kısmını oluşturmaktadır. İlk tahrirde 2.200 akçe olan arpa ve buğday üretimi 1547 ve 1569 tarihlerinde aynı düzeyde kalmıştır; sırasıyla, 13.490 ve 13.665 akçe. Bağlardan elde edilen gelir, dönemin başında yalnızca 1.000 akçe iken, sonlarına doğru, 14.960 ve 19.870 akçeye yükselmiştir. Defterlerden çoğunlukla şehirdeki gayrimüslim nüfusa ait olduğu tespit edilen bağlarda üzüm ile birlikte çeşitli meyvelerin yetiştirildiği tahmin edilebilir. Başka hiç bir üretim faaliyetinde rastlanmayan bu artış hızı, şehir halkının giderek daha fazla ziraata yönelmesi anlamına gelmektedir. Son olarak, kuş besiciliğinden ve yaylaklardan bahsedilebilir. İlk dönemde 300 akçe olan kuş besiciliği gelirleri,  1547 yılında, çakır, balaban ve atmaca gibi kuşların beslenmesi ile 700'e çıkmıştır. Yaylaklardan alınan vergiye ise yalnızca 1485 tarihinde, 300 akçe olarak rastlanmaktadır.

          Şehirdeki ekonomik faaliyetler değerlendirildiğinde, ticari ve zirai faaliyetlerin ön plana çıktığı, bunları imalatın takip ettiği görülmektedir. Bölgesel pazarın kurulduğu ve çeşitli ticari faaliyetlerin yürütüldüğü yegane yer olması dolayısıyla, ticaret, şehrin gelirleri arasında önemli yer tutmaktadır. Ziraat gelirlerinin ikinci sırada ve oldukça yüksek miktarda olması, Karahisar'a zirai şehir özelliğini vermektedir. İmalat faaliyetlerinin, diğerlerine oranla daha az yekûn tutarak, son sırada yer alması, şehirlerin önemli özelliği olan ziraat dışı üretim faaliyetlerinin, Karahisar'da daha düşük düzeyde gerçekleştiğini göstermektedir [36]. Dönem boyunca, ticaret ve imalat faaliyetlerinin gelirlerinde dikkate değer azalmalar  kaydedilmiştir. Her tahrirde yaklaşık iki katına varan nüfus artışları ile birlikte düşünüldüğünde, bu azalmaların, gerçekte, rakamlara yansıdığından çok daha fazla düzeyde olduğu ortadadır. Bu durum ise, yukarıdan beri çizilen "gelişen şehir" profili ile uyuşmamaktadır. Devletin, şehirlerde yürütülen faaliyetleri daha az oranda vergilendirdiğini düşünmek, daha açıklayıcı görünmektedir. Şehirleri geliştirmenin, ve zenginleştirmenin bir yolu olarak, devletlerin bu tür politikalar takip ettiği bilinmektedir. Şehirdeki sıradan halka bahşedilen ve dönemin başından beri giderek genişletilerek, son tahrirde avarız ve tekalif türü vergileri de içine alan vergi muafiyeti karşısında, şehirdeki ticaret ve zanaat erbabının da düşük oranda vergilendirilmesi yoluna gidilmiş olması ihtimali oldukça yüksek görünmektedir.[37] Zirai vergilerle ilgili olarak, bağlarda yetişen ürünlerin her birinin türlerine göre değil de, bağların arazi olarak miktarı üzerinden (bir kıta, iki kıta gibi) vergilendirilmesi, buralardan alınacak vergilerin ayrıntılarıyla hesaplanmayıp, genel bir yekûn halinde talep edildiğini göstermektedir. Diğer yandan, şehirdeki alkollü içecek tüketiminden alınan vergiye yalnızca bir defa rastlanması, bu tür içeceklerin üretiminin durdurulduğunun işareti olarak kabul edilebilmekle birlikte,  bu faaliyetten devletin vergi almaması şeklinde de yorumlanabilmekledir. Şehirdeki gayrimüslimlerin sayısı ve bağların çoğunlukla onlar tarafından ziraat edildiği düşünülürse, ikinci ihtimal daha kuvvetlenmektedir.

          Sonuç

          Yukarıdaki incelemeden, Karahisar'ın, 16. yüzyılda, nüfus ve ticaretin artışıyla beraber seyreden, Anadolu şehirlerinin gelişmesi sürecinde yer aldığı ve bu süreçte, kasabadan "küçük ölçekli" şehre doğru gelişme kaydettiği gözlenmektedir. Başkent İstanbul'dan oldukça uzakta bulunan ve civar bölgelerden izole halde olan Karahisar'ın gelişmesindeki asıl itici gücü, içinde yer aldığı ünitenin (bu ünite, Karahisar-ı Şarki Sancağı'dır) idare merkezi olarak devlet tarafından tercih edilmesi oluşturmuştur. Bölgenin ilk dönemde sınırda bulunması, idari ve askeri yönlerden güçlü pozisyonda olmasını gerektirdiğinden,  Karahisar'ın konumu itibarıyla bölgenin müsait kısmında yer alması ve kalesinin bulunması, böyle bir tercihin nedeni olmuştur. Diğer bir neden ise, oldukça yüksek miktarda gelir getiren, devletin yakından kontrol etmek istediği şap madeninin, Karahisar'ın hemen yakınlarında bulunmasıdır.

Başlangıçtaki küçük kasaba, idari, sosyal ve ekonomik sahalarda uygulanan politikalar ve yapılan düzenlemeler sonucunda, zaman içinde, fonksiyonu, sosyal yapısı ve kurumlarıyla şehir haline gelmiştir. İdari düzenlemeler arasında, bölgede ilk dönemde uygulanan seraskerlik ve zeamet sistemlerinin yerini, 16. yüzyılın ilk yarısında, klasik Osmanlı idari sistemi olan kaza sisteminin yerleştirilmesi takip etmiş, bu düzenlemelerin ardından Karahisar, kanunen bölgenin merkezi haline gelmiştir.  İdari elitin bölgeye gelişi ve diğer mesleki grupların oluşmasıyla birlikte, zaman içinde, mahalli nüfus arasında tabakalaşma ve iş bölümü meydana gelmiştir. Müslüman ve gayrimüslimlerin bir arada yaşadığı  heterojen yapısı ile, Karahisar,  tam bir şehir görünümünü kazanmıştır. Bu şehri daha da geliştirmek üzere, uzun dönemde, devletin vergi muafiyetini  politika olarak benimsediği ve şehir nüfusunu giderek artan oranlarda vergiden muaf tuttuğu gözlenmektedir. Aynı şekilde, ekonomik gelişmeyi desteklemek üzere, şehirdeki faaliyetleri daha az oranda vergilendirdiği ve vergileri genel yükün halinde toplama yoluna gittiği söylenebilmektedir.

          Devletin yaptığı düzenlemeler ve desteği ile, bölgedeki yegane şehir merkezi olarak gelişen ve, idari ve askeri fonksiyonlarının yanı sıra, ticaret ve imalatın yapıldığı, bölgeye eğitim, din, adli vs. hizmetleri sunan Karahisar'ı, Anadolu şehirleri arasında, "bölgesel  merkezler" kategorisine koymak uygun görünmektedir.

 



*    Hacettepe Üniversitesi , Atatürk İlkeleri ve İnkılap tarihi Enstitüsü

[1]    Bunu tezi paylaşan G. Sjoberg,  daha da genelleştirerek, tarih boyunca şehir merkezlerinin  yükselişi ve yaygınlaşmasında, siyasi iktidarın, ticaretten çok daha fazla  ve baş rolü oynadığını ileri sürmektedir. Bu konuda geniş bilgi için bkz. Gideon Sjoberg, The Preindustrial City, Past and Present, The Free Press, New York-London 1965, s. 64-77.

[2]    Karahisar'a bağlı nahiyeler Emlak, Kösi, Alucara ve Tuzeri, Menteşe, Güdül, Gavezit, Gezenger, Mindavel, Kovana, Serin, Menkufe, Eliği, Suşehri ve Akşehirabad; Koyluhisar'a bağlı nahiyeler ise Hasangeriş, Firuz, Şahneçimeni, Sisorta, Naiblü ve Yemlü'dür. Fatma Acun, Ottoman Adminisrtation in the Sancak of Karahisar-ı Şarki: An Analysis Based on Tahrir Defters:1485-1569, University of Birmingham, Ph.D Thesis, Birmingham 1993,  s. 33.

[3]    TT 37, s. 828.

[4]    Tayyib Gökbilgin, "15 ve 16. Asırlarda Eyalet-i Rum", Vakıflar Dergisi, 6 (1965), s.53-54.

[5]    II. Selim (1512-1520), 1515 yılında Kemah Kalesi'ni fethettikten sonra, burasıyla birlikte  Karahisar, Bayburt sancaklarının idaresini Bıyıklı Mehmed Paşa'ya vererek, onu, "serhaddın muhafazası" ile görevlendirmiştir. İsmet Miroğlu, Kemah Sancağı ve Erzincan Kazası (1520-1566), Ankara 1990. s. 7-8. Bu bilgiler, iç-bölge haline gelmesine rağmen, Karahisar-ı Şarki Sancağı'nın hala sınır statüsünde, dolayısıyla, güvenliği öncelikli olarak sağlanması gereken yerlerden olduğunu göstermektedir.

[6]    Evliya  Çelebi, seyahatnamesinde Karahisar'dan bahsederken,  Selim Han (Yavuz Sultan  Selim) zamanında  tahrir edilerek sancak beyi tahtı olduğunu bildirmektedir. Evliya Çelebi Seyahatnamesi, 4. Kitap, Türkçeleştiren Zuhuri Danışman, İstanbul 1970, s. 81.  I. Selim döneminin (1512-1520) son yıllarına ait  1520-1523 tarihli tahrir defterindeki bilgilerle de teyit edildiği üzere, bu, bölgede kaza sisteminin kurulduğu anlamına gelmektedir.  

[7]    TT 387, s. 574.

[8]    TT 387, s. 574.

[9]    TT 387, s. 576.  

[10] TT 255, s. 2.  16. yüzyıl başlarında, Karahisar Livası'nın Rum Eyaleti'ne bağlı olduğundan yukarıda bahsedilmişti. Daha sonra, Erzurum Eyaleti'nin kurulmasıyla, buraya transfer edilmiştir. Fakat, kesin tarih bilinmemektedir. Erzurum Eyaleti'nin, Kanuni'nin Bağdat Seferi (1535) sırasında kurulmuş olması, Karahisar Livası'ın bu tarihler civarında Erzurum Eyaleti'ne bağlandığını düşündürebilir. Erzurum Eyaleti'nin ihdas edilmesinin sebebi, Gökbilgin'e göre, Trabzon ve Malatya'nın dahil edilmesiyle, Rum Eyaleti'nin haddinden büyük hale gelmesi ve idaresinin güçleşmesidir. Bu sebeple, yeni düzenlemeler yapılarak, Malatya ve civarı yeni ihdas edilen Dulkadır Eyaleti'ne, Karahisar ise, Kemah ve Bayburt'u kapsayan Erzurum Eyaleti'ne dahil edilmiştir. Trabzon ve civarı ise, müstakil bir eyaleti teşkil etmiştir. Bkz. Tayyib Gökbilgin, "XVI. Yüzyıl Başlarında Trabzon Livası ve Doğu Karadeniz Bölgesi", Belleten, 26(1962), s. 293-294; Tayyib Gökbilgin, "15 ve 16. Asırlarda Eyalet-i Rum", Vakıflar Dergisi, 6(1965), s. 52. Diğer yandan, S. Faroqhi de, Kanuni Süleyman döneminin başlarında, Karahisar'ın  Erzurum Eyaleti'ne bağlandığını  belirtmekte, fakat, kesin bir tarih vermemektedir. Suraiyya Faroqhi, "Population Rise and Fall in Anatolia 1550-1620", Middle East Studies, 15(1979), s. 328-329.

[11] TT 478, s. 2. Tahrir defterinden kısa bir süre sonra düzenlenen, 1550-1551 (H.957-958) tarihli Sancak Tevcih Defteri'nde de Karahisar-ı Şarki Livası'nın, Arz-ı Rum Vilayeti'ne  tabi olduğu görülmektedir. Bu tarihte bölgedeki  sancakbeyi,  Sinan Bey adlı bir şahıstır. Bkz. Feridun Emecen-İlhan Şahin, "Osmanlı Taşra Teşkilatının Kaynaklarından 957-958 (1550-1551) Tarihli Sancak Tevcih Defteri", Belgeler, Türk Tarih Kurumu Belgeler Dergisi, cilt XIX, sayı  23  (1998), s. 53-123.

[12] TT 478, s. 22.

[13] Osmanlı kroniklerinde bu adla zikredilen Akkoyunlu liderinin, aradan  yüzyıl gibi uzun bir zaman geçmesine rağmen, bölge ile birlikte anılması ilginç bir durum arz etmektedir. Kroniklerde geçen Hasan Dıraz adı  için  bkz. Neşri, Kitab-ı Cihannüma, ed. Faik Reşit Unat ve Mehmet Altay Köymen, 2 cilt, Ankara 1957, s. 813; Friedrich Giese (ed), Die Altosmanische Chronik des Aşıkpaşazade, Osnabrück 1972, s. 170-173 ve indeks s. 241.

[14]  Şehirlerde bulunan  bu türden görevliler hakkında bkz. Özer  Ergenç, XVI. Yüzyılda Ankara ve Konya, Ankara Enstitüsü Vakfı, Ankara 1995,  s. 61-89.

[15]  Sjoberg, Preindustrial City, s. 68-69.

[16]  Şehir ve kırın  birbirinden farklı olduğu görüşü,  daha çok, şehirlerin sosyal yapılarını çalışanlar arasında hakim olurken, birbiriyle bağlantılı bir bütün olduğu görüşü, şehirlere  ekonomik ve ticari açılaradan  yaklaşanlar tarafından  benimsenmektedir.  Bu ve şehirler konusunda geliştirilen diğer teorik yönlendirmeler konusunda bkz. Sjoberg,  Preindustrial City, s. 13-18. 

[17]  II. Selim 1514 tarihinde, Çaldıran Muharebesi'nde Şah İsmail'i yendikten sonra, askeri mühimmatı Karahisar-ı Şarki kalesinde bırakarak,  kışı geçirmek üzere Amasya'ya geçmiştir. Ertesi yıl geri dönerek  Kemah Kalesi'ni fethetmiştir. İsmet Miroğlu, Kemah Sancağı, Ankara 1990, s. 7-8.

[18]  Acun, Ottoman Administration, s. 62-63.

[19]  Bu durum, belki de, Karahisar'ın fetih şekli ile ilgilidir. Kemalpaşazade'in bildirdiğine göre,  fazla bir muharebe olmadan,  kale komutanı Dara Bey aman dileyerek teslim olmuştur. Kasaba halkını yerinde bırakan Osmanlılar, bin kadar askeri kalede bırakarak bölgeden ayrılmışlardır. Karahisar'ın alınışı hakkında bkz. Colin Imber, The Ottoman Empire 1300-1481, The Isis Press, İstanbul 1990, s. 217.   

[20] TT 387, s. 574.

[21]  TT 387, s. 575'deki kayıt şöyledir:"Mülazıman-ı cami der nefs-i Kebfuniye Cuma günü ve Düşenbe günü  bir cüz Kur'an tilavet idüp kah olur iki cüz olur tasarruflarında olan bağların ve bahçelerin ve yerlerin behrelerin ve avarızların viregelmemişler eday-ı hizmet eylemeyenlerin behreleri ve rüsumları ve avarızları alına".

[22] TT 387, s. 574. İlgili kısımda, kalede bulunan silahlar, zahire  v.s.  de  kaydedilmiştir.  Evliya Çelebi, kalede iki bin kadar askerin olduğunu bildirmektedir. 17. yüzyıl için verilen bu rakamın abartılı olup olmadığını tespit etme imkanına sahip değiliz. Ancak, fethini  ardından, Kemalpaşazade'nin bildirdiğine göre kalede bin kadar askerin görevlendirilmiş olması , Evliya Çelebi'nin verdiği rakamın yaklaşık ve makul olabileceğini düşündürmektedir. Bkz. Evliya Çelebi Seyhatnamesi, s. 81.

[23] Evliya Çelebi, kalenin muhkem bir yer olduğunu, gece ve gündüz muhafızların beklediğini çünkü,  Karadeniz'e yakın köylerin halkının, Kazaklar’ın korkusundan, kıymetli eşyalarını  kaleye sakladıklarını anlatmaktadır.  Bkz. Evliya Çelebi Seyhatnamesi, s. 81.

[24] TT 387, s. 579'daki ilgili kayıt aynen şöyledir: "Karye-i Alt  Kebfuniye'de bina olunan hamamın ve şehrin ve kal'anın suyu yolunun  meremmetine ve suyuna hizmet  idüb ve bir yarar atı ve esbabı ile sefer vaki oldukça eşkünci virüb avarız-ı divaniyyeden eminlerdir".

[25] TT 255, s. 10-11'de ilgili örnekler mevcuttur.

[26]  TT 255, s. 11-13.

[27]  TT 478, s. 22'deki kayıt aynen şöyledir:"Nefs-i şehirde olan Müslümanlardan elli hane ve kafirlerden yüz hane mademki Kal'a-ı Karahisar'da olan ambarlara ve cebe hane  mahzenlerine ve şehirde olan sarayda hizmet edeler avarızdan emin olalar deyü defter-i atikte mukayyed olup lakin zikr olan eşhas-ı mezkur  hizmetde muinet olub ol kadar kimesne uhdesinden gelmemeğin  haliya cümle ehl-i  şehir ber vech-i meşruh üzre ambarlara ve cebe hane mahzenlerine  ve şehirde olan sarayda ve  ve kal'aya giden yolun meremmim idüp  avarız ve tekalif-i örfiyeden emin olmak üzere defter-i cedide kayd olundı".

[28]  TT 478, s. 27. "Cebeciyan ... zikr olan bu beş nefer kimesneler mademki Kal'a-ı Karahisar’da olan cebelere ve tüfenklere meremmim lazım oldukça meremmim ideler avarız -ı divaniyye ve tekalif-i örfiye ve ispençeden muaf olalar".

[29]  Bkz. Sjoberg, The Preindustrial City, s. 76-77.

[30]  Giresun'a ait 1515 tarihli  mufassal defterde, rastlanan "Bac an rah-ı Karahisar-ı Şarki" kaydı, bölgeler arası ticaretin varlığının bir delili olarak değerlendirilmiştir.  Bkz. TT 52, s. 608.

[31]  Diğer kriterlerin yanı sıra, Faroqhi, 400 vergi nüfusuna sahip yerleşim birimlerini, "küçük ölçekli" şehir olarak nitelemektedir. Bu limite ancak 16. yüzyılın ortalarında ulaşan Karahisar'ı küçük ölçekli  şehir olarak nitelemek uygun görünmektedir. Bkz, Suraiyya Faroqhi, Towns and Townsmen of Ottoman Anatolia, Trade Crafts and Food Production in an urban Setting 1520-1650, Cambridge University Press, Cambridge 1984, s. 10-12.

[32]  Bahsedilen ticaret yolu hakkında bkz., Franz Taeschner, Das Anatolische Wegenetz nach Osmanischen Quellen, Band 2, Leipzig 1926. Kitabın sonunda yer alan  haritaya bakınız.

[33]  İlgili kayıt şöyledir:"Mahsul-i şebhane der nahiye-i mezbure hassa-ı mirliva-ı Karahisar". TT 37, s. 888.

[34]  İlgili kayıt kayıt şöyledir: “Hasha-ı padişah-ı  alempenah der Kaza-ı Karahisar, mahsul-i şebhane fi sene-i kamile 456.000 men şab:14.500 beher men 20; nakden 16.000.”  TT 387, s.576.

[35] S. Faroqhi, Karahisar’daki şap madeni ile ilgili, mühimme kayıtlarında bazı  tespitlerde bulunmuştur. Bu tespitlere göre, 1570’lerde madende 47.622 men şap üretilmektedir. Suraiyya Faroqhi, "Alum Production and Alum Trade in the Ottoman Empire (About 1560-1830)", Wiener Zeitschrift fur Die Kunde Des Morgenlands, 71(1979),   s. 162.

[36]  Faroqhi'nin koyduğu kriterler uygulandığında,  %40'ı aşan ticari gelirleri ile Karahisar, "bölgeler arası market merkezleri" kategorisine girmektedir. Faroqhi,  zirai gelirleri %40'ın üzerinde olan şehirleri, "zirai market şehirleri" adıyla nitelemekte, "ticari şehirler" için ise, ticari gelirlerin yüzdesini 70 olarak belirlemektedir. Bkz. Suraiyya Faroqhi, "Taxation and Urban Activities in Sixteenth Century Rural Anatolia", International Journal of  Turkish Studies, 1/1(1979-80), s. 36. 

[37]  Şehir merkezlerini düşük oranda vergilendirirken,  hinterlantı  daha yüksek oranda vergilendirme, şehirleri geliştirmek üzere, günümüzde siyasi otoriteler  tarafından  benimsenen ve  sıkça  kullanılan bir  yoldur. Bu konuda bkz. Nathan Keyfitz, "Political and Economic Aspects of  Urbanization in South and Southeast Asia", The Study of Urbanization, ed. by Philip M. Hauser-Leo F. Schnore, John Wiley&Sons, Inc., New York 1965, s. 277-278.         


Tür : Bilim Tarih : 13.07.2006
[ Tüm yazılara ulaşmak için burayı tıklayınız. ]
facebook  googleplus  Twitter  Delicious  Digg this